İSTANBUL’DAN LONDRA’YA: UNDERGROUND THEATRE İLE YENİ NESİL TİYATRONUN İZİNDE

“Tiyatro, perde indikten sonra insanların eve ne götürdüğüymüş.”

Röportaj: Gökhan Yesari

Günümüzde genç tiyatrocular, sadece sahnede değil, tiyatronun tanımında da değişimi temsil ediyor, tiyatronun sınırlarını yeniden çiziyorlar. Tiyatronun sadece klasik sahnelerde, belirli metinler ve biçimlerde yapılması gerekmediğini düşünüyorlar. Onlar için tiyatro; sadece bir sanat formu değil, kimlik, direnç ve ifade alanı. Geleneksel biçimlerle yetinmeyen bu kuşak, cesur temalar, alışılmadık anlatım biçimleri ve kolektif üretim süreçleriyle sahne sanatlarına yeni bir soluk getiriyor. Bu röportajda İstanbul’dan Londra’ya uzanan bir yolculukta kendi seslerini bulan genç bir topluluğun hikâyesine tanıklık edeceksiniz. 

Geçtiğimiz mayıs ayında, İngiltere’deki Etcetera Theatre’da kendi yazdıkları Not Your Life adlı oyunu sahneye koyan Underground Theatre topluluğunun iki üyesi Yalım Danışman (26) ve Ege Küçücük (24) ile konuştuk. (Ekibin diğer üyesi Nikolas Kunesch) Öncelikle bana, kurdukları bu topluluk ile tiyatroyu tam da başta söylediğimiz gibi geleneksel sahne formlarının ötesine taşıyarak hem seyircisi hem de üreticisi için daha erişilebilir bir tiyatro anlayışı geliştirmeyi hedeflediklerini belirttiler. Bu anlayışla tiyatroyu belirli mekânlara ve teknik olanaklara bağımlı kılmadan, özüne indirgemeyi amaçladıklarını, tıpkı caz müziğinin lüks konser salonlarından çok küçük, sade mekanlarda hayat bulması gibi sahneledikleri oyunların da ışıklar, dekorlar veya teatral abartılardan ziyade sadece metin, oyuncular ve seyirciyi içerdiğini söylediler.

* * * 

Tebrik ederek başlamak istiyorum, anadilinizden farklı bir dilde yazdığınız oyunu Londra’da sahneye koyup izleyiciye ulaştırmak ve oynamak takdire değer bir cesaret örneği; ayrıca genç sanatçılar olarak tiyatroyu kalıpların dışına taşıma hedefinizi önemsiyorum. Oyundan bahsedeceğiz ama önce tiyatro ile ilişkileriniz nasıl başladı, bu yola nasıl çıktınız, anlatır mısınız?

Yalım Danışman: Tiyatroya yönelimim henüz dokuz yaşındayken başladı. Ailemde bu işle profesyonel olarak uğraşan kimse olmamasına rağmen, çocukluğumun büyük bir kısmı sahnede geçti. Tiyatro, o yaşlardan itibaren hep aklımın bir köşesindeydi. Ailem de bu ilgimi başından itibaren destekledi. Zamanla kendimi bu alana daha çok ait hissetmeye başladım. En çok hoşuma giden şey, sahnede olabileceğim şeylerin bir sınırı olmamasıydı. Başka insanlara dönüşebilmek beni mutlu ediyordu.

Sahnede olmak seni bu kadar etkileyen bir deneyimken, oyunculuktan yazarlığa yönelmeni sağlayan kırılma noktası ne oldu?

YD: East 15 Acting School’a (Essex Üniversitesi) ilk başladığım gün, hocalarımızdan biri bize şu soruyu sormuştu: “Neden buradasınız? Tiyatro yapmayı neden bu kadar istiyorsunuz, tüm zorluklara rağmen neden bu yoldasınız?” Bu soru beni etkiledi ve gerçekten sorgulamaya başladım. Sadece başkalarına dönüşebilmek, sahnede farklı karakterler canlandırabilmek kişisel ve bencilce bir motivasyondu. Okul boyunca bizi tiyatronun insanlık için ne ifade ettiğini düşünmeye yönlendirdiler. Zamanla işimizin ne kadar önemli olabileceğini, başka insanlar üzerinde nasıl bir etki bırakabileceğimizi fark etmeye başladım. İşte tam da bu noktada, benim için hikâye anlatıcılığının önemi ortaya çıktı. İngiltere’de tiyatro büyük oranda metin temelli ilerler. Metin her şeydir; yazara saygı göstermek ve onun dünyasını sahnede doğru bir şekilde temsil etmek esastır. Biz bu düşünceyle yetiştirildik. Bu yüzden, bir tiyatro oyununun temel dayanağının metin olduğuna inanıyorum. Zamanla sadece oyuncu olarak sahnede olmak bana yetmemeye başladı. Bir yazarın dünyasını daha iyi anlayabilmek için hikâye yapısını çalışmaya başladım. Yazarın araçlarının ne olduğunu öğrenmek istedim. Böylece hem yazım sürecinin farkında olacak hem de oyuncu olarak yazarın vizyonunu doğru bir şekilde sahneye taşıyabilecektim. Bu süreçte kendi oyunlarımı yazmaya başladım ve yazmak, bana çok daha bütüncül bir üretim deneyimi sundu. Yalnızca bir yorumlayıcı değil, yaratıcı bir özne olabildiğimi hissettim. O günden beri yazmaya devam ediyorum. İngiltere bana şunu öğretti: Tiyatro sadece kendim için yaptığım bir şey değil. Tiyatro, insanlarla bir şeyleri paylaşmak, bazen onları sorgulatmak, bazen de adını koyamadıkları duyguları ve düşünceleri birlikte keşfetmek için kolektif bir deneyim olarak yaşanmalı. Ve ben bu anlayışla üretmeye devam ediyorum.

Ege Küçücük: Tiyatroyla olan ilişkim yaklaşık yirmi yıl önce, küçük bir anaokulunun velilere verdikleri ücretlerin boşa gitmediğini kanıtlama çabasının bir parçası olan Hansel ve Gratel oyununda koyun rolünü oynamamla başladı. Tiyatroyla olan ilişkimi özel kılan şeyin daha ruhani, kader gibi bir çağrı olduğunu söylemeyi çok isterdim. Ya da bu işin bana “cuk oturduğunu”, hayatım boyunca peşinden gitmem gereken bir görev gibi hissettirdiğini söylemeyi… Ama dürüst olmak gerekirse, ben sadece ilgi odağı olmayı ve insanların bana alkış tutmasını seviyordum. Sanat, tek çocuk olmanın konfor alanına oturan son yapboz parçası gibiydi. Yıllar boyunca tiyatroyla ilişkimi sürdürdüm, çoğunlukla okul oyunlarında oyunculuk yaparak. (…)

devamı için ABONE OL