HİPERGERÇEK SAHNE
-Simülasyon Rejimi Altında Sanatçı Kimliği, İdeoloji ve Estetik-
Ali Öztürk
Günümüzde sanatçı, üretim sürecinden başlayarak kendi imgesine kadar her aşamada yabancılaşmış bir sanatsal kimlik girdabına sürüklenmektedir. Yaşanan bu kriz, estetik bir değişimin ötesinde kökleri ekonomi-politiğe dayanan ontolojik bir kırılma olarak değerlendirilebilir. Bugün nesneleri tanımlayan kimlik, algoritmik dolaşımın bir “verisi” hâline gelmiştir. Jean Baudrillard’ın ifadesiyle, bugün yaşadığımız kırılma bir temsil krizinden fazlasıdır: “Bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesi”, yani hipergerçekliktir.
Bu noktada sorun, temsilin ortadan kalkması değil, temsilin yerini dolaşımın almasıdır! Sanat eseri artık temelde bir anlam üretim alanı değil, dolaşım kapasitesi ölçüsünde değer kazanan bir nesnedir. Dolaşım kapasitesi ise, eserin anlam üretim gücünden çok, platform altyapılarının belirlediği hız, erişim ve algoritmik önceliklendirme ölçütlerine göre değer kazanmasını ifade eden yeni bir iktidar mekanizmasıdır. Ve dikkat edilirse burada sanatın öznesinin hiçbir fonksiyonu ya da iradesi yoktur!
Estetik Değerin Ekonomi-Politiği ve “Mülksüzleşme”
Dijitalleşme ile toplumsal ve sanatsal alanda olağanüstü bir dönüşüm yaşanmaktadır. Özellikle yapay zekânın günden güne artan etkinliği göz önüne alınınca bu durum, sanatı yalnızca teknik bir dönüşüme zorlamamakta; onu kapitalizmin farklı bir metalaşma evresi olan “verileşme” sürecine hapsetmektedir. Marx’ın meta çözümlemesindeki temel ayrım, bugün özellikle dijital sanat alanında radikal bir dönüşüme uğramıştır. Sanatın kullanım değeri estetik deneyimin kendisiyken, bugün giderek değişim değerinin “görünürlük” (etkileşim, beğeni, takipçi sayısı) hâline geldiği bir düzlemdeyiz. Sanat bir kez daha onu yaratanın iradesinden bağımsız olarak bir değişim değerine indirgenmektedir. (…)

