ERTELEDİKLERİMİZLE YÜZLEŞMEK:
İNCİ TÜRKAY İLE LİSTE’Yİ KONUŞTUK

Röportaj: Mehmet Selim Özban

 

Tatbikat Sahnesi’nde Ayşegül Hardern’in rejisiyle minimalist bir dekorda hayat bulan Jennifer Tremblay’in “Liste” oyunu, sahnedeki tekil bir figür, sallanan sandalye ve kurumuş dallar üzerinden bir kadının modern hayata ve vicdanına dair tuttuğu o hiç bitmeyen listelerle olan içsel hesaplaşmasını somutlaştırıyor. Alkışların dindiği o eşikte İnci Türkay ile gerçekleştirdiğimiz samimi röportajda; kentsel varoluşun getirdiği o keskin izolasyonu, metnin sunduğu o içsel monotonluğu ve karakterin kendi envanteriyle kurduğu o sert ilişkiyi performansı üzerinden irdeledik. İyi okumalar…

* * *

 

Liste, son derece basit bir formdan, bir “yapılacaklar listesi”nden yola çıkıyor ama sahnede giderek ağır bir vicdan hikâyesine dönüşüyor. Bu metinle ilk karşılaştığınızda size “bunu sahnede söylemeliyim” dedirten şey neydi?

Metinde en çok etkilendiğim şey, gündelik ve nerdeyse sıradan gibi görünen bir hayatın, bir yapılacaklar listesinin, insanın en derin ve en zor yüzleşmelerinden birine dönüşmesiydi. Hepimizin hayatında listeler var, alışveriş listeleri, iş planları, hatırlatıcılar. Ama bu metinde o listenin bir noktadan sonra etkili bir vicdan muhasebesine dönüşmesinden çok etkilendim. Bu hikâyeyi anlatmam lazım dedirten şey, bu dönüşümün içindeki samimiyet ve acıydı. Çünkü bu metin, kaçtığımız, ertelediğimiz ya da üzerini örttüğümüz duyguları çok sade ama güçlü bir biçimde açığa çıkarıyor. Ve tabii hikâyenin tamamen gerçek olması sarsıcıydı.

Metnin merkezinde modern hayatın hızının ve gündelik sorumlulukların insanın vicdanıyla kurduğu gerilim var. Oyun temelde hangi insanlık hâlini görünür kılıyor?

Oyun, insanın yetişme çabasıyla hissetme ihtiyacı arasındaki çatışmayı gözler önüne seriyor. Modern hayatın hızı içinde sürekli bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz, işlere, sorumluluklara, beklentilere. Ama bu koşuşturma sırasında vicdanımızı, duygularımızı hatta bazen insanlığımızı erteliyoruz. Oyun bu ertelemenin bedelini gösteriyor, yani aslında çok temel bir insanlık hâlini; fark etmeden duyarsızlaşma hâlini ve sonra o duyarsızlığın farkına varmanın yarattığı sarsıntıyı.

Liste, tek kişilik bir oyun ve hikâyenin yükü sizin sahnedeki varlığınızda toplanıyor. Bu rolü kurarken kendi hayatınızla karakter arasında nasıl bir temas kurdunuz?

Hayatımla karakter arasında çok doğal bir bağ oluştu. Çünkü ben de herkes gibi yoğun bir hayatın içindeyim. Bir anne olarak, bir kadın olarak, bir oyuncu olarak, bir eğitmen olarak sürekli bir şeyleri organize etmek, planlamak, yetiştirmek zorundayım. Bu anlamda karakterin listelerle yaşama hâli bana hiç yabancı değildi. Ama karakterin yaşadığı kırılma anları, kendi hayatımda da durup düşünmem gereken yerleri hatırlattı bana. O yüzden bu rol benim için sadece bir performans değil, aynı zamanda kişisel bir sorgulama da oldu diyebilirim.

Bir oyuncu için sahnede tek başına olmak büyük bir özgürlük alanı yaratabilir ama bu aynı zamanda hiçbir yere saklanamamak anlamına da gelir. Oyunda sizin için en kırılgan an neresi? 

Benim için bu oyunda en kırılgan an, karakterin artık kendinden kaçamadığı o noktaya geldiği an. Liste artık bir kontrol aracı olmaktan çıkıp bir hesaplaşma biçimine dönüştüğünde, sahnede gerçekten tamamen yalnız hissediyorum. Çünkü orada ne bir karakterin arkasına saklanabiliyorsunuz ne de bir durumun. Seyirciyle aranızda çok direk bir bağ kuruluyor.  Oyuncu olarak da insan olarak da en savunmasız olduğum yer orası.

Sahnede, kent kültürünün getirdiği o “listelerle disipline edilmiş” zihin yapısı ile Carolin’in temsil ettiği “organik ve basit” yaşamın çatışmasını izliyoruz. […]

devamı için ABONE OL