CEM İDİZ’LE SAHNENİN GÖRÜNMEYEN OMURGASI:
“MÜZİK SAHNEDEKİ GÖRÜNMEYEN OYUNCUDUR”

Röportaj: Füsun Ataman

 

Müzik eğitiminiz ve bestecilik yolculuğunuz nasıl başladı? Bu süreçte sahne sanatlarıyla kurduğunuz ilişki nasıl şekillendi?

1959 yılında Ankara’da doğdum. Müziğe ilk adımımı ilkokul yıllarında attım. Okulda aldığım gitar dersleri ve udi, tamburi olan babaannemin bilinçli teşviki, bu ilgiyi kısa sürede bir yönelime dönüştürdü. İlkokulun ardından Ankara Devlet Konservatuvarı sınavlarına girdim ve viyolonsel bölümünü kazandım. Solfej ve teori hocam Muammer Sun, yazdığım küçük piyano denemelerini dikkatle dinlerdi. Bir gün beni hocası Ahmed Adnan Saygun’la tanıştırdı. Bestelerimi birlikte dinlediler. İkisinin ortak kanaati, kompozisyon (bestecilik) bölümüne geçmem yönündeydi. Bu öneri yalnızca bir bölüm değişikliği değil; müziğe bakışımın yönünü belirleyen bir eşikti.

Henüz öğrenciyken, tiyatro bölümünden okul arkadaşım yönetmen Şakir Gürzumar, mezuniyet sınav parçası olan Kırmızı Biberler oyunu için müzik bestelememi istedi. Bu çalışma, sahne için yazdığım ilk müzik oldu. Ardından Belediye Çocuk Tiyatrosu ve Ankara Sanat Tiyatrosu bünyesindeki bazı çocuk oyunları için müzikler yazdım. AST’da çalıştığım dönemde Kerim Afşar’ın Orhan Veli ve Sait Faik yapıtlarından hazırladığı Yaşasın Edebiyat başlıklı dinleti için dramatik sunuma yönelik müzik besteledim; ayrıca bu çalışmada sahneye baştan sona piyano ile eşlik ettim. Kısa süre sonra Yücel Erten’in Ankara Sanat Evi’nin açılışı için Aristofanes’ten uyarladığı ve yönettiği Barış oyununun müziklerini bestelemem, sahne müziği alanındaki üretimimi daha da yoğunlaştırdı. Bu oyunu Bunu Bir Şehnaz Oyun, Bir Ceza Avukatının Anıları ve başka projeler izledi. Kendi esas alanımda çalışmalarımı sürdürürken tiyatro, bale ve opera için yazdığım sahne müzikleri de üretimimin önemli bir bölümünü oluşturdu.

Sahne sanatlarında müziğin dramaturjik işlevini nasıl değerlendiriyorsunuz? Antik Yunan’daki korodan bugünün sahne müziğine uzanan çizgide sizce neler değişti, neler aynı kaldı? Kendi bestelerinizde müziği sahne yapısının neresinde konumlandırıyorsunuz? 

Dithyrambos korosundan bugüne kadar çok şey değişti ama sahnede müziğe duyulan ihtiyaç hiç değişmedi. Antik Yunan’da müzik sahnenin kendisiydi. Koro hem anlatıyor hem yorumluyor hem de duyguyu taşıyordu. Zamanla müzik bazen merkeze geçti, bazen geri çekildi, bazen yalnızca bir eşlik gibi algılandı. Ama hiçbir zaman sahneden tamamen çıkmadı. Çünkü sahne, özü gereği zamansal bir sanat ve müzik zamanı örgütleyen en güçlü araç.

Sahne müziklerimi yazarken bu uzun geçmişin bilinciyle hareket ediyorum. Müziği dekoratif bir unsur olarak değil, dramaturjinin görünmeyen omurgası olarak görüyorum. Metnin ritmi, oyuncunun nefesi, hatta sahnedeki sessizlikler bile benim için müzikal veriler. Bazen bir karakterin söyleyemediği şeyi müzik söyler; bazen de tam tersine müzik geri çekilir ve sessizlik konuşur.

Her oyunda önce şu soruyu soruyorum: Bu metnin zamanı nasıl akıyor? İç ritmi ne? Atmosferi nasıl bir ses dünyası talep ediyor? Eğer tarihsel bir döneme ait bir anlatıysa, müziğin dili o dönemin estetik hafızasına temas etmeli. Ama birebir taklit değil; daha çok bir ruh çağrısı gibi. Çağdaş bir metinde ise daha soyut, daha minimal ya da daha dokusal bir yaklaşım seçebiliyorum. Bazen tek bir motif, bazen yalnızca bir ritmik nabız, oyunun bütün dramatik yapısını taşıyabiliyor.

Benim için müzik, sahnedeki görünmeyen oyuncu. Fiziksel olarak orada durmasa bile varlığı hissedilen bir karakter. Seyirci çoğu zaman bilinçli olarak fark etmese de müzik onların duygusal yönelimini, beklentisini, hatta nefes alışverişini etkiliyor. Antik korodan bugünün ses tasarımına uzanan çizgide araçlar değişti ama müziğin sahnedeki duygu yoğunluğunu büyütme gücü değişmedi.

Kendi üretimimi bu tarihsel sürekliliğin içinde, müziği dramatik yapının dışında değil, içinde konumlandıran bir yerde görüyorum. Oyun müziğini bağımsız bir konser parçası gibi değil; sahneyle birlikte nefes alan, sahneyle birlikte var olan bir organizma gibi düşünüyorum. Dönem, atmosfer, kurgu ve oyuncu yorumu… hepsi müziğin şeklini belirliyor.

Elli yıla yaklaşan üretiminizle, yaptığınız sayısız besteyle sahnenin sürekli bir parçası oldunuz. Kendinize ait bir üslubun, sesin sahibisiniz. Bu ses hep var mıydı? Yoksa zamanla mı oluştu? Sizin sesinizin bileşenleri, olmazsa olmazları neler? Eserin, yazarın, yönetmenin sizin müziğinizde nasıl bir yeri ve etkisi var? 

“Kendi sesim” dediğim şey yalnızca müzikal tercihler değil; aynı zamanda bir tavırdır. Müziği niçin yazdığınızın cevabıdır. Söyleyecek sözünüz yoksa, teknik ustalık tek başına kimlik yaratmaz. […]

devamı için ABONE OL