SELÇUK ARTUT’LA YENİDEN ÜRETİLEN SANAT VE TÜKETİLEN ANLAMLAR ÜZERİNE
“Zamana direnen işler üretmek zorundayız.”
Röportaj ve Fotoğraflar: Ekrem Arslan
Teknoloji çağında sanat nereye gidiyor? Kültürel tüketim hızla artarken derinlik kaybı mı yaşıyoruz? Sanatçı eserini geleceğe nasıl taşımalı? Popülerlik ve algoritmalar karşısında sanatçının dik duruşu nasıl olmalı? Sanatçı ve akademisyen Selçuk Artut ile gerçekleştirdiğimiz bu kapsamlı söyleşi, bu soruları merkezine alıyor.
Bugün sanat üretimi sadece estetik değil; aynı zamanda kültürel sorumluluk, etik duruş ve politik bir tavır gerektiriyor. Sanatın geleceği yalnızca teknolojik gelişmelerin değil, aynı zamanda insanın sanata ve kültüre yüklediği anlamların da şekillendirdiği çok katmanlı bir alanda belirleniyor. Bu röportajda ele alınan meseleler; sanatçının sorumluluğu, kültürel miras bilinci, teknolojinin dönüştürücü gücü ve izleyici ile sanat arasındaki kırılgan denge üzerine düşündürücü bir tartışma zemini sunuyor. Bu söyleşinin, sanat üretiminin arka planındaki karmaşık dinamikleri anlamaya ve bugünün sanat dünyasında yolumuzu bulmaya katkı sağlaması dileğiyle, keyifli okumalar.
* * *
Sanatın yeniden üretimi ve tüketiminden ne anlamamız gerekli? Bu çerçeve neye göre çiziliyor? Ve bugün biz sanatta gerçekten ilerleyebiliyor muyuz? Yoksa tam aksi istikamette mi yol alıyoruz?
Bu çerçevede zihnimde yankılanan temel kavram “uçuculuk”. Günümüzde sanatın giderek daha fazla gösteri odaklı bir hâle geldiğini düşünüyorum. Hatta, estetik ya da kavramsal açıdan güçlü işler üretme gayesi taşıyan sanat pratiklerinde bile çoğunlukla, üretilen işin bir kültürel miras olarak geleceğe kalmasına yönelik bir kaygının bulunmadığını gözlemliyorum. Oysa geçmişten bugüne ulaşabilmiş her sanat nesnesine bugün nasıl bir özen ve değerle yaklaştığımızı düşündüğümüzde, bu tutum belirgin bir çelişki barındırıyor. Zamanın aşındırıcı etkisine direnmiş işler aracılığıyla kurduğumuz tarihsel bağ, bugünkü üretimlerin ne denli geçici ve kayıtsız bir zeminde durduğunu daha da görünür kılıyor. Çünkü sanatı yalnızca anı güzelleştiren bir uğraş olarak değil, aynı zamanda toplumun ruh hâlini ve değerlerini yansıtan bir belge, bir toplumsal temsil olarak görüyoruz. Örneğin, 17. ve 18. yüzyıl dünyasını anlamak istediğimizde başvurduğumuz ilk kaynaklardan biri o döneme ait sanat eserleri oluyor. Oysa bugünün sanatına baktığımızda, eğer bu eserleri kültürel birer değer olarak kabul etmez, onları koruyacak kriter ve yöntemler geliştirmezsek, gelecek için elimizde hiçbir şey kalmamış olacak. Bu durum yalnızca derin bir kültürel problem değil, aynı zamanda gündelik yaşantımızı da ilgilendiren bir mesele hâline geliyor. Bu durum aslında şuna benziyor: Çocuğunuzun yıllarca sayısız fotoğraflarını çekiyorsunuz ve hepsini birer birer harddisklere yüklüyorsunuz. Yıllar geçiyor, çocuk 15 yaşına geliyor ve size: “Benim hiç fotoğrafım yok mu?” diye soruyor. Siz de “Tüm fotoğrafların harddisklerdeydi, ama o harddiskler bugün çalışmıyor, özetle artık yoklar.” diyorsunuz. Bu sefer çocuk soruyor: “Ben kimim? Geçen 15 yılda neler yaşadım?” Mesele bu kadar gündelik ve somut aslında. Bu benzetmeyle baktığımızda, özellikle benim çalışma alanım olan teknolojik sanat pratiklerinde, sanatın arşivlenmesi ve yeniden üretimi konusunda ciddi bir boşluk olduğunu düşünüyorum.
Bu meseleye aslında 2020 yılında Sakıp Sabancı Müzesi’nde yaptığım “Bilgi Çağında Teknolojik Sanat Eserlerini Nasıl Koruyacağız?” başlıklı konuşmada dikkat çekmeye çalıştım. Çünkü şunu gözlemledim: Sanat eserleri üretiliyor, sergileniyor; fakat ardından bu eserlerin bir karşılığı, bir devamı olmadan yok olup gitmesine tanıklık ediyoruz. Oysa bu eserler yalnızca birer kapital değeri olarak değil, kültürel birer değer olarak düşünülmeli. Koleksiyonlara girebilir, birilerinin sahiplendiği, koruduğu, aktardığı anlamlı nesnelere dönüşebilirler. Ama bunun için önce onların kalıcılığına dair bir bilinç geliştirmemiz gerekiyor. Bu noktada, bir sanatçı ve akademisyen olarak özellikle teknolojik sanat alanında hızla değişen koşullar karşısında ciddi bir sorumluluk hissetmeye başladım. Çünkü teknoloji öylesine hızlı ilerliyor ki, bir sanat eserinin yeniden temsil edilebilmesi için gerekli olan zemin sürekli yer değiştiriyor. Böyle bir kırılganlık söz konusuyken, bu alandaki paydaşlara baktığımda kimsenin bu durumla yeterince ilgilenmediğini fark ettim. Ne koleksiyonerler ne üreten sanatçılar ne de bu işleri sergileyen kurumlar bu sorumluluğu yeterince üstleniyor. Bu yüzden 2020 yılında yaptığım o çağrının ardından, Sakıp Sabancı Müzesi’nde birkaç yıl boyunca bu konuyu merkeze alan konuşma serileri, etkinlikler ve atölyeler düzenlemeye başladık. Çünkü bu mesele sanatın geleceğini doğrudan ilgilendiren, hepimizin omuzlaması gereken kolektif bir sorumluluk. Üstelik konu, bize özgü de değil, dünyanın pek çok yerinde üzerine yoğun araştırmaların yapıldığı bir alan.
Bazı kurumlar bu konuda öncü rol üstleniyor; Almanya Karlsruhe’deki ZKM bu alanda öne çıkan merkezlerden biri. Biz de onlarla çeşitli konularda iş birliği yaptık, Tate Britain ile benzer konuları görüştük. Ancak vurgulamak isterim ki teknolojik sanatın korunması konusunda geri kalmış değiliz. Bilgi, deneyim ve farkındalık açısından dünya ile aynı masadayız. Aslında bu konuda kimse ilerle değil; hep birlikte bir yöntem geliştirmeye, ortak bir yol bulmaya çalışıyoruz. Teknolojik sanatı geleceğe taşıyacak, bugünün anlatısını yarına aktaracak bir kültürel varlık olarak korumak istiyorsak, tüm paydaşları kapsayan bir sorumluluk duygusuna ihtiyacımız var. Çalışmalar sürerken kendime şu soruları sormaya başladım: “Bir sanatçı olarak ne yapabilirim; kendi işlerimi nasıl arşivleyebilir ve nasıl koruyabilirim?” Çünkü sanatın yeniden temsiline dair bugün yaşanan rahatlığın, büyük ölçüde sanatçıların henüz hayatta olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Sanatçı hayattaysa, bir problem çıktığında ona ulaşılıp “Bu işi nasıl sergileyeceğiz, nasıl yeniden kuracağız?” gibi sorulara doğrudan yanıt alınabiliyor. Ama sanatçı denklemden çıktığında bu sorumluluk küratöre geçiyor. Küratörün vereceği karar, kaçınılmaz olarak bir yorumu, hatta bir tür yeniden üretimi içeriyor. Sanatçının artık sürecin dışında olduğu bir durumda, eser her türlü yoruma açık hâle geliyor. Oysa sanatçı, yaptığı işi bir miras olarak düşünerek, onun gelecekte nasıl temsil edilmesi gerektiğine dair belli kriterler belirlemişse, küratörün işi de bir o kadar kolaylaşır. Böylece eser, sanatçının tahayyül ettiği yöne doğru daha sağlıklı bir şekilde evrilir. Aksi takdirde, eser yeniden yorumlanır, sonra bir kez daha yorumlanır ve her defasında anlam biraz daha uzaklaşır. Barthes’ın dediği gibi bir metin bir kez yazıldığında, yazarından bağımsız hale gelir, metin artık tekil bir anlam taşımaz; herkes kendi anlamını yüklemeye başlar. Sanatta da benzer bir kırılganlık söz konusu. (…)

