KLASİK ESERLERİN SONSUZ VERSİYONLARI ÜZERİNE

Gökhan Yesari

Shakespeare’in Hamlet’i, Sophokles’in Antigone’si ya da Molière’in Cimri’si gibi klasik tiyatro metinleri, devirler değişse de sahnelerdeki varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar. Ancak bu devamlılık, asla sabit bir biçimde gerçekleşmiyor; her yeni sahneleme, metni yeniden üretirken, aynı zamanda onu yeniden tüketmenin yollarını da yaratıyor.

Sanatın yeniden üretilebilirliği üzerine düşünen Walter Benjamin, özellikle teknik çoğaltma olanaklarının bir sanat eserinin aura’sını, yani onun özgün ve biricik doğasını aşındırdığını savunmuştu. Benjamin’in bu tezi, sahne sanatlarında farklı ve daha girift biçimde karşılık bulmaktadır. Zira metin aynı kalsa bile onun sahneleniş biçimi (mekân, oyunculuk, dramaturji, ışık ve ses tasarımı) her defasında yeni bir eser doğurmaktadır.

20. yüzyıl başlarında yazar merkezli tiyatrodan reji tiyatrosuna geçişle birlikte yönetmen, yalnızca sahneleme tekniklerini yöneten bir figür olmaktan çıkmış; sahnede anlatılmak istenenin kurucusuna dönüşmüştü. Özellikle Brecht, Artaud, Grotowski, Stanislavski, Craig, Meyerhold gibi öncülerin etkisiyle metne karşı eleştirel bir duruş benimseyen yönetmenler, metni bazen radikal biçimde dönüştürmüş, yer yer parçalayıp yeniden kurmuşlardır. Dolayısıyla bugün, klasik eserler yalnızca yeniden okunmakla kalmayıp aynı zamanda politik, estetik ve sosyolojik bağlamlarda yeniden yazılmaktadırlar. Artık Hamlet, sadece Elsinore Sarayı’nda geçen bir trajedi değil; bazen modern bir plaza, bazen de bir savaş sonrası distopyası içinde ortaya çıkabilmekte, Othello sosyal medya çağının gözetleme toplumunda hayat bulan bir alegoriye dönüşebilmektedir. Bu yazıda klasik metinlerin çağdaş sahnelemeler yoluyla nasıl dönüştürüldüğünü ve bu dönüşümün etik, politik ve estetik sınırlarını ele almaya çalışacağım.

(…)

 

devamı için ABONE OL