HASAN ERKEK’LE ÇAĞIMIZ VE GELECEK İÇİN ÇOCUK TİYATROSU ÜZERİNE

Röportaj: Mehmet Selim Özban

 

 

“Çocuk izleyici” tanımlanırken genellikle iki uç arasında sıkışıp kalınıyor ve çocuk, sahne karşısında “eğlendirmelik figür” ya da “yarının büyüğü” olarak konumlandırılıyor. Siz oyunlarınızda çocuğu sahnenin gerçek öznesi kılmak için ne tür dramaturjik müdahaleler yapıyorsunuz? Bu müdahaleler, çocuk-yetişkin hiyerarşisini nasıl sorguluyor?

Her şeyden önce, çocuklar hem bugünün hem de yarının seyircileri. Bugün, “sanat yapıtı” olabilecek düzeyde çocuk oyunları seyretmeye hakları var. Bunu sağlamak bir lütuf değil, bir görev bizim için. Bu güçlü buluşmanın gerçekleşebilmesi, onlara sayısız tatlar verebileceği, insana ve hayata dair yeni ufuklar açabileceği gibi onları yarının bilinçli seyircileri de yapacaktır.  Geleceğin eleştirel ve duyarlı kurucuları o seyirciler arasından çıkacaktır. Arzu edilen o güçlü buluşmayı gerçekleştiremezsek, hem bugünün ve geleceğin seyircilerini daha başından kaybetmiş hem de toplumun geleceğini riske atmış olacağız. Çocuk tiyatromuzdaki mevcut durum (az sayıda çocuk tiyatrosu etkinliği olması ve bu yapımların kalitesi göz önüne alındığında), bu risklerin yüksek olduğunu gösteriyor.

Geleneksel toplumlarda çocuk küçümsenen bir varlık. Sanayi devrimine kadar, toplumda “çocuk” kategorisi yer almıyor. Onlara özel edebiyat, müzik ya da tiyatro etkinlikleri yok denecek kadar az. Zaten çocuk tiyatrosunun geçmişi 150-200 yılı bulmuyor. Son elli yıla kadar emekleme dönemindeyken, son yıllarda Avrupa’da, özellikle İskandinav ülkelerinde büyük bir sıçrama yaptı. Öylesine ki, yetişkin tiyatrosunu bile etkilemeye başladı.

Ülkemizde ise, durum o kadar iç açıcı değil. Oysa çocuk tiyatrosuna bazı Batılı ülkelerden bile erken başlamıştık. Ancak uzun zaman kapalı kaldık ve yerimizde saydık. Bunun çeşitli nedenleri var. Her şeyden önce çocuk küçümseniyor ve birey olarak kabul görmüyor. Çünkü yaş, fizik ve toplumsal statü olarak gerçekten de küçük bir varlık. Ne gücü ne yetkisi ne parası var. Dolayısıyla hakları da yok gibi. Ebeveynler, çocuklarını kendi varlıklarının bir uzantısı ve kendilerini gerçekleştirmelerinin bir aracı olarak görebiliyorlar. Kendilerini çocuklarının anne-babaları olarak değil de onların sahibi olarak değerlendirebiliyorlar. Günlük konuşmalarda “iki çocuk babasıyım-annesiyim” yerine “iki çocuk sahibiyim” sözlerini sıklıkla duyarız. Bu da ebeveynlerin çocuklarını hayvanları ya da eşyaları gibi görmeleri yanılgısını doğurabiliyor. Oysa çağımızda, hayvan haklarından, hayvanların da birey olarak değerlendirilmesi gerektiğinden söz ediyor bilim insanları ve filozoflar. Her çocuk, muazzam bir varlık. Büyük bir duygu ve düşünce evreni. Doğuştan sahip olduğu haklara sahip özgün bir bireydir her çocuk.

Öte yandan, toplumumuzda tiyatroya da eskiden beri pek iyi gözle bakılmıyor. Politikacıların, birbirlerinin yanlış işlerini betimlemek için “tiyatro” demeleri bundandır.

İşte önemsenmeyen “çocuk” ve küçümsenen “tiyatro”, bir araya gelip “çocuk tiyatrosu”nu oluşturduğunda, konu daha da irtifa kaybediyor. Dahası herkesin bildiği bir alana dönüşüyor. Çocuğu birey olarak kabul edip saygı duyarak oyun metinleri yazılamıyor ve ona güçlü tiyatro yapıtları sunulamıyor. Yetişkinler arzu edilenin tersine, çalakalem çiziktirilmiş, bütünlükten, derinlikten ve estetikten yoksun, çocukların da kimi zaman “acıyarak” baktıkları sözde “çocuk oyunları”nı onlara layık görüyorlar. Çağın görsellik efektleri püsküren makinaları da o yapımları kurtarmaya yetmiyor. Amatörler, profesyonel olmak için çocuk tiyatrosunu “staj” alanı olarak kullanabiliyor. Kurumsal tiyatrolarda, çocuk tiyatrosu acemilik giderme alanı, daha da kötüsü “sürgün” yeri ya da “ceza aracı” olarak görülebiliyor.

Çocuk tiyatromun dramaturjisinin temelini, çocukların birey olduklarını unutmadan, onlara saygı duyarak, onlar için “sahici” “sanat eseri” niteliğinde oyunlar yazmak oluşturmaktadır. Etkili estetik, eleştirel bakış açısı ve “çocuğa göre”lik bu dramaturjide yan yana ve birlikte yürümektedir. Bu yürüyüşe insan hakları, eşitlik, özgürlük, demokrasi gibi değerler kılavuzluk etmektedir. Shakespeare, Molière, Brecht gibi büyük tiyatro yazarları, az önce belirttiğim nedenlerden dolayı, çocuklar için oyun yazmamışlardır. “Acaba yazsalardı, nasıl oyunlar yazarlardı?” düşüncesi, varsayımı çocuk oyunu yazarlığımda hep esinleyici olmuştur.

Sizce bugün çocuk tiyatrosu hâlâ yetişkin dünyanın bilinçaltını mı sahneliyor? Eğer öyleyse, çocuğu özne olarak sahneye yerleştirmek için Türkiye’de hangi radikal kopuşları yapmaya cesaret edemedik?

Haklısınız, bir bakıma öyle gerçekten. Bizler, gerçek çocuğu görmezden gelip kimi zaman önemsediğimiz kimi zaman da idealize ettiğimiz bir çocuk için tiyatro yapmaya çalışabiliyoruz. Hazırladığımız yapımlar gerçek çocukla karşılaşınca çöküveriyor ve bizim de ayağımız suya değiyor. Yalnız kendi çocukluğumuzun belirlediği bir çocuk tiyatrosu ne çocuğu ne de tiyatroyu yeterince ileriye taşıyabilir. Öte yandan çocuğu küçümsemek kadar onu yüceltmek ve kutsallaştırmak da doğru değil. Her iki durumda da gerçeği ıskalamış oluruz. Gerçek, bu ikisinin arasında bir yerde durur ve bizden bilginin yanı sıra, dinamik bir düşünme, üretme süreci bekler. Bunu da alanda yetkinleşmiş sanatçılar (yazarlar, yönetmenler, oyuncular, tasarımcılar) ve bilim insanları (kuramcılar, dramaturglar) yapabilir. Kuşkusuz çocuğu da yapım oluşturma aşamalarına (yazdığımız oyunları çocuklara okuyarak, onları provalara davet ederek, temsilden sonra seyirci anketleri uygulayarak) dâhil etmeliyiz. Bunu istedikleri her şeyi yapmak için değil, onlara daha iyi tiyatro yapımları sunmak için gerçekleştirmeliyiz. Çünkü ne biz satıcıyız ne de çocuklar müşteri. Ama tanımadan, algılama ve etkilenme düzeylerini bilmeden, sanat yoluyla onlara ulaşamayız. Seyircileriyle gerçek anlamda buluşmayan her oyun bir bakıma başarısızdır.

Çocuk evrensel bir özne gibi görünse de her ülke kendi çocuğunu biçimlendiriyor. Türkiye’de “çocuk” kavramı mı sorunlu, yoksa “çocuk tiyatrosu” mu? Hangisi diğerini kısırlaştırıyor? Bugün biz aslında hangi çocuğa tiyatro yapıyoruz: Gerçek çocuğa mı, yoksa yetişkinlerin hayal ettiği makbul çocuğa mı?

Evet, bu “ulus-devlet”lerin bir gerçeği. Her ülkenin millî eğitim politikaları da biraz o doğrultuda oluşur. Ama niteliği ülkeden ülkeye değişiklik gösterir. Sırbistan’da Sırp milliyetçiliği öne çıkarılırken Danimarka’da eleştirel düşünce “makbul” hâle gelebilir.

Aslında “gerçek çocuk”un kim olduğunu söylemek de kolay değil. Çünkü değişmez ve standart bir çocuğun varlığından söz edemeyiz. Her çocuk belli bir zekâ, onu devindiren çeşitli hormonlar ve bazı içtepilerle dünyaya gelir. Görünüşte insan yavrusudur ama aslında eğitim ve sanatla daha çok insan olur. […]

devamı için ABONE OL