ÇOCUK OYUNLARI YETİŞKİNLER İÇİN Mİ: ÇOCUK ODAKLI BİR SAHNENİN PEŞİNDE
Gökhan Yesari
Geleneksel çocuk tiyatrosu, perdelerini genellikle tek yönlü bir iletişimle açar: Yukarıdan aşağıya, yetişkinden çocuğa. Sahne, çocuğu “eğitmek”, “oyalanmak” ya da en iyi ihtimalle “eğlendirmek”le görevli, rengarenk bir vaaz kürsüsüne dönüşür. Burada sergilenen, çocuğun kendi gerçekliği değil, yetişkin dünyasının onun için tasarladığı, korkularını dizginlemeye ve beklentilerini şekillendirmeye yönelik bir “çocukluk tahayyülü”dür.
Yetişkinler, çocukluğu, dünyanın kirlerinden uzak, apolitik, cinsiyetsiz ve naif bir saflık alanı olarak tahayyül ederler. Bu nedenle çocuk oyunlarında çoğu zaman “kötülük” dışarıdan gelen basit bir karakterdir (kötü kalpli cadı), çocuk karakterler ise bu kötülükle yüzleşmek yerine ondan korunmaktadır. Bu anlayış, çocuğun kendi içindeki karmaşık duyguları (kıskançlık, öfke, kaygı) ve gerçek dünyanın sorunlarıyla (ayrımcılık, yoksunluk, ölüm, göç) yüzleşme kapasitesini görmezden gelir. Dolayısıyla çocuk, bu düzende, sanatın pasif bir alıcısı, “şimdinin öznesi” değil de yarının büyüğü olarak terbiye edilmesi gereken bir nesneden ibaret olup çocukluk ise yetişkinlerin kaybettiklerini düşündüğümasumiyet, oyun ve sınırsız hayal gücünün nostaljik bir temsilidir.
Sahne, bu kayıp cennetin bir temsili olarak sunulur. Bu nedenle çocuk oyunları genellikle “mutlu son”la biter; kayıp, ölüm ve belirsizlik gibi temalardan titizlikle kaçınılır. Bu nostaljik bakış, çocuğun “gerçek” dünyasını değil, yetişkinin “özlem duyduğu” bir dünyayı sahnelediği için yapay, yüzeysel kalmakta ve içine doğdukları kültürün normlarını pekiştiren yetişkinlerin yazdığı metinler de sahnedeki yankılardan öteye gidememektedirler. Çocukluk sosyolojisi alanında çalışan pek çok araştırmacı (örneğin, Chris Jenks veya Allison James & Alan Prout), çocukluk kavramının ve çocuklara yönelik kurumların yetişkin iktidarı ve toplumsal kontrol mekanizmaları tarafından şekillendirildiğini, bununyalnızca sanatta değil, aynı zamanda eğitim ve medya alanında da gerçekleştiğini savunmaktadırlar. (…)

