SÖZCÜKLERİN TETİKTE BEKLEDİĞİ YER: ÇEHOV SAHNESİ

Funda Mete

Eğer bir gün sahnede kimsenin yüksek perdeden konuşmadığı, sakin bir kabullenişle beklediği, çay içtiği, sıkıldığı, günlerin geçmiyormuş gibi aktığı, söylenmemiş sözlerin biriktiği, “Yarın her şey değişecek.” sözünü her duyduğunuzda hiçbir şeyin değişmeyecek olduğunu anladığınız bir oyun izlerseniz büyük ihtimalle bir Anton Çehov oyunundasınızdır. Çehov sahnenin ortasına bir duygu bırakır ve geri çekilir. Kısa bir sahnede bile, birkaç replikle, insanın içini parçalayan bir gerilimi görünür kılar. Onun metinlerinde sözcükler yalnızca konuşmak için kullanılmaz, nişan almak ve ateş etmek için de kullanılır. Bu yüzden bir “Niçin buraya geldi o kız?” sorusu, sıradan bir meraktan çok daha fazlasına dönüşür. Bu soru, geçmişin, suçluluğun, bastırılmış arzuların ve kırılmış gururun namlusuna sürülmüş bir mermidir artık. Sorulmaz, ateşlenir. Çehov’un ustalığı burada başlar: Sözcükleri büyütmez, onları yoğunlaştırır. Bir cümlenin içine bir hayat sığdırır. Onun diyaloglarında asıl anlam, söylenenin arkasında değil, söylenemeyenin etrafında dolaşır. Suskunluklar, repliklerden daha yüksek sesle konuşur. Bir karakter “Soruyorum sana” dediğinde, aslında “Artık saklanma” demektedir. Ve bu, sahnedeki en sert darbelerden biridir. Bu nedenle Çehov’da dil, bir iletişim aracı olmaktan çıkar; bir çatışma aracına dönüşür. (…)