KÜÇÜK BEDENLERE SIĞDIRILAN BÜYÜK HİKÂYELER
Ayda Tuna Çiçek
Toplumda çocuk, çocukluğa biçilen değer ve her çocuğun ayrı bir birey olduğu algısı oldukça yeni bir anlayıştır. Antik Çağ’da potansiyeli ölçüsünde eğitilecek, şekillendirilecek bir nesne gözüyle bakılır çocuğa. Platon, Devlet başlıklı eserindeki çocuk ve çocukluk üzerine yaptığı derin analizinde, devletin sağlıklı ve gelecekte varlığını güçlü bir şekilde sürdürebilmesi için çocuk eğitiminin katı kurallarla şekillenmesi gerektiğini savunmuştur.
Orta Çağ’da da durum farklı değildir, küçük yaşlardan itibaren kız çocuklar hizmetçi olarak ev işlerinde kullanılmış, erkek çocuklar ise meslek öğrenmek için ustaların yanına çırak olarak yerleştirilmiştir. Bu dönemin bir öncekinden belki de tek farkı, sadece erkek çocuklarına onları saray ve manastırlarda yapılacak işlere hazırlamak için verilen ayrıcalıklı eğitimdi. Fakat ne yazık ki hedeflenen model yine büyüklerin dünyasına aitti.
17. yüzyıldan günümüze doğru çocuk ve çocuk olmanın kendine özgü nitelikleri üzerine yapılan araştırma ve çalışmaların artışı, çocukluğu anlamaya yönelik bir çizgide yoğunlaşır. 18. yüzyılda gerçekleşen Sanayi Devrimi ise, kapitalist sistemin çocuk işçiliği ve vasıfsız fakir kesim üzerindeki acımasız hükmünü en üst seviyeye çıkardı.
20. yüzyılın başlarında teknolojik gelişmelerin çocuk işçi talebini düşürmesi ve koruyucu yasaların çıkmaya başlamasıyla birlikte, çocukluk kavramı da yeniden tanımlandı. Pediatrinin bir tıp ve uzmanlık alanı olarak kabulü ve yükselişinin yanı sıra çocuk psikolog, psikiyatristleri ve sosyal hizmet uzmanlarının alandaki çalışmaları, çocukların ruh ve beden sağlıklarını daha ayrıntılı anlama, destekleme ve iyileştirmeye yönlendirdi.(…)

