DÜNYANIN TADI KAÇTI: AURANIN KAYBI ÜZERİNE

Ekrem Arslan

Bugün neredeyse her şey kusursuz. Nesneler pürüzsüz, yüzeyler parlak, görüntüler kristal berraklığında. Her şey ölçülmüş, optimize edilmiş ve hatasız hâlde. Ancak dünya tam da bu yüzden, derin bir yavanlık hissi üretmekte. Ortak ama adı konmamış bir duygu dolaşımda: Hiçbir şey tat vermiyor. Sanat eserleri bakışın yavanlığında akıp gidiyor, mimari mekânlar yaşam alanları için değil artık, müzik ruha uğramıyor bile sadece bedenle cılız bir temas içinde, filmler kutsanmış mekânlarda değil küçük molalarda izleniyor. Günlük hayatın en sıradan eşyaları bile her işi görebiliyor ama en üstünleri dahi bir iz bırakamıyor. Dünya çalışıyor ama konuşmuyor, üretiyor ama temas etmiyor, işliyor ama yankılanmıyor.

Walter Benjaminin neredeyse bir yüzyıl önce teşhis ettiği auranın kaybı”, bugün artık estetik bir mesele olmaktan çıkmış gibi. Mesele yalnızca sanat eserlerinin çoğaltılması ya da özgünlüğünü yitirmesinin çok ötesinde. Bugün kaybolan şey, dünyanın kendisiyle kurulan mesafeli, titreşimli, yankılı ilişki. Aura yalnızca sanatın değil, deneyimin de terk ettiği bir boyut hâline geldi ve hiç olmamış gibi mitleşti. Nesneler artık bize bakmıyor; yalnızca kullanılmak için var oluyor. Mekânlar hatırlanmıyor; yalnızca tüketiliyor. Anlar yaşanmıyor; yalnızca kaydediliyor.

Bu çağda her şey fazlasıyla yakın. Hiçbir şey bekletmez, hiçbir şey geri çekilmez, hiçbir şey direnmez. Dünya, kendini bütünüyle ele geçirilebilir kılmış durumda. Ama tam da bu mutlak yakınlık, dünyayı ruhsuzlaştırıyor. Çünkü anlam, her zaman bir mesafe ister; tat, her zaman biraz ulaşılamaz olandan doğar. Bugünün pürüzsüz evreninde ise artık hiçbir şey saklanmıyor. Ve saklanmayan şey, değerini de kaybetmeye mahkûmdur.

Benjamin aurayı, bir şeyin “burada ve şimdi”liğine bağlı olan tekilliği olarak tanımlar. Aura, nesnenin zamansal ve mekânsal olarak geri çağrılamaz oluşudur; onun mesafesidir. Aura, bakılan şeyin bakana tam olarak teslim olmamasıdır. Walter Benjamin aurayı, bir şeyin yalnızca fiziksel varlığına değil, o varlığın geri çağrılamaz oluşuna bağlar. Burada ve şimdi”, mekânsal bir koordinattan çok ontolojik bir durumdur. Aura, nesnenin yalnızca mevcut olması değil; yerine başka hiçbir şeyin konamamasıdır. Aynı nesnenin kopyası, fotoğrafı ya da temsili, o nesnenin yerine geçemez; çünkü aura, çoğaltılamayan bir zaman tortusudur. Bu nedenle aura, nesneyle kurulan ilişkinin içindeki mesafedir. Bakılan şey bakana tamamen açılmaz; kendini saklar, geri çeker, direnir. Bu direnç, bakışın sabırsızlığını boşa çıkarır ve tam da bu nedenle anlam üretir. Aura, nesnenin sessizce söylediği “Bana sahip olamazsın.”cümlesidir. (…)

devamı için ABONE OL