MURAT MENTEŞ: “TANIMADIĞIM ÜNLÜLER, TANIDIĞIM ÜNLÜLERDEN DAHA ÜNLÜ”
Röportaj: Ekrem Arslan
Bazı söyleşiler vardır; sorular cevap almak için değil, düşünceyi dolaşıma sokmak için sorulur. Murat Menteş’le yaptığımız bu konuşma, baştan sona böyle bir zeminde ilerledi. Ne bir kitabın tanıtımıydı mesele ne de güncel bir konunun etrafında dolanmak… Daha çok, hayatın gürültüsü içinde kay-bolan bazı temel soruların peşine düşmek… Menteş için edebiyat yalnızca estetik bir alan değil, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin bir laboratuvarı gibi. Bu sebeple; şöhretten yapay zekâya, eleştirinin çöküşünden popüler kül-türün dönüşümüne kadar uzanan bu sohbet, aslında tek bir merkez etrafın-da dönüyor: İnsan neye dönüşüyor ve bu dönüşüm karşısında ne yapıyoruz? Bugün herkesin görünür olmak zorunda hissettiği bir dünyada, görünürlüğün bir erdem değil, bir mecburiyet hâline gelişi; eleştirinin yerini linç kültürüne bı-rakması; sanatçının üretenden çok veri sağlayıcıya indirgenmesi… Bütün bun-lar, Menteş’in cümlelerinden karamsarlıkla değil, soğukkanlı bir farkındalıkla anlanmalı ve değerlendirilmeli.
* * *

İlk romanınız Dublörün Dilemması tiyatroya uyarlandı. Uyarlamada sizin payınız var mı?
Uyarlama, yazar-yönetmen Sercan Özinan’a ait. Oyuna katkım, bazı küçük dokunuşlardan ibaret.
20 yıldır sinemaya uyarlanması beklenen romanın tiyatro sahnesine taşınması biraz şaşırttı.
Ben de şaşkınım. Sıkı bir aksiyon filmi beklerken, edebî bir kahkaha şöleniyle karşılaştık.

“TİYATROYA ROMANIMIN KAHRAMANLARINI GÖRMEYE GİDİYORUM.”
Romanınızın karakterleri, tiyatro sahnesinde bunlar ete kemiğe büründü. Değiştiler mi? Sizi rahatsız eden ya da hoşunuza giden şeyler oldu mu?
Çeviride, anlamın bir kısmı kaybolur (lost in translation). Uyarlamalarda da öyle. Fakat bazı çevirilerde ve uyarlamalarda “kazanç” olabiliyor. Sabri Esat Siyavuşgil’in Cyrano de Bergerac tercümesinin başarısı dillere destandır mesela. Dublörün Dilemması, uyarlamada değer kazandı bence. Romanda bulunmayan çok komik espriler var oyunda.
Romanın mizahi yönü çok güçlüydü zaten.
Gelgelelim oyuncular, karakterlerle o kadar bütünleşmiş ki, artık kendi sözlerini söylüyorlar. Ayrıca, romanın edebî yönü de tiyatrocuların performansı sayesinde daha belirginleşiyor.
Oyunun dekoru epey dikkat çekti…
Evet… İzleyicinin zihninde; ev, yol, hastane, şirket… her türlü mekâna dönüşebilen, ilginç bir tasarım.
Oyun 60’tan fazla kez sahnelendi. Bu süreçte değişti, gelişti mi?
Kesinlikle evet. Gitgide daha etkileyici hâle geliyor oyun. Ediz Akşehir, Tekin Ezgütekin, Deniz Işın, Çetin Kaya, Abdurrahman Merallı, içinde bulundukları kabı şekillendiriyorlar. Hikâyenin her anına hâkimler ve dans eder gibi oynuyorlar.
“Eser benden çıkıyor artık, onlara ait bir şeye dönüşüyor, benden uzaklaşıyor” diyor musunuz?
Hayır. Romanın serpilmesinden, dönüşmesinden, canlanmasından memnunum. Tiyatroya, romanımın kahramanlarını görmeye gidiyorum.

ÖMRÜMÜZÜ YÖNETEMİYORUZ
Kitap, açık metin aslında, ben sizi istediğim gibi yorumlayabiliyorum. Ama tiyatroda artık kapalı metin. Bu sizin eserinizin gittiği yeri ya da kalmak istediği yeri değiştiriyor mu?
Romanlarımdan birinde şöyle bir cümle var: “Biriyle sinemaya gitmemişsen onunla gerçek dost olamazsın.” Tiyatro da aynı işlevi görür. Tiyatro bize hususi bir hatıra kazandırıyor. Roman ile tiyatro arasında kurulan köprülerden her iki yakaya da geçilebilir… Umberto Eco, Üç Silahşörler’in romandan ziyade sinema filmi, tv dizisi olarak bilindiğine dikkat çekiyor. Bu da sanatın bir cilvesi.
Kitap okuyunca bir anıya dönüşmüyor kolay kolay.
Okumak zihinsel, duygusal bir deneyim. Fakat tiyatroya gitmek ise somut ve törensel bir tecrübe. Yüzlerce kişiyle birlikte izlemek… Beraber gülmek, meraklanmak, alkışlamak… Roman hayata sızıyor.
Dublörün Dilemması gibi bir kült romanın yıllar önce uyarlanması beklenirdi.
Ömrümüzü yönetemiyoruz. Niyetlerimiz ile akıbet arasındaki bağı her defasında kuramayız. Her şey iradi değil. Biri randevuya yedi buçuk sene geç gelebiliyor. […]
