ÜÇ KADIN, ÜÇ OYUN
Barış Yıldırım
2025’in iki tiyatro festivalinde üç kadının -yönetmen veya yazar olarak- “başrol”lerinde olduğu üç oyun izledim. Bu oyunlarda başka kadınlar ve erkeklerin çok değerli katkılarının olduğu muhakkak. Ancak Firuze Engin’in yazdığı Cambazın Cenazesi (Tiyatro X, yön. Selim Turgay Deli), Elif Temuçin’in yönettiği Romeo + Juliet = Aşk (?) (Antalya Şehir Tiyatroları) ve Ayça Köklü’nün yönettiği Cimri (Uludağ Üniversitesi GSF) oyunlarını “Üç Dil-Tarihli Kadın, Üç Oyun” kadrajına alarak anlamlı karşılaştırmalara ve düşünmelere kapı açılabilir.
Yaratıcı emeğin ortak yön olmasına karşılık bu oyunları birbirinden ayıran önemli yanlar da var. Firuze Engin’in Cambazın Cenazesi, 2014 yılında yazılmış “genç” bir oyun; buna rağmen aradan geçen 12 yılda 12 ayrı tiyatro tarafından sergilenmiş. Elif Temuçin’in oyunu, bir Shakespeare (Romeo ve Juliet) uyarlaması; ancak metin gençlik tiyatrosu olarak sahnelenirken oldukça yaratıcı ve orijinali tahrip edilmeden yeniden yazılmış. Ayça Köklü’nün yönettiği Cimri, klasik metne bütünüyle değilse de büyük ölçüde bağlı bir Molière sahnelemesi; yaratıcı emek ise reji, müzik ve oyunculukta kendini gösteriyor. Yani elimizde bir yeni oyun, iki klasik oyun; bir gençlik, iki yetişkin oyunu; bir özel tiyatro, bir ödenekli tiyatro, bir üniversite tiyatrosu var. Bu üç benzer ve üç benzemezi sırasıyla ele almak istiyorum.
Cambazın Cenazesi’nde Türlü Tuhaf Muhabbetler
2014 yılında İkincikat Tiyatro’nun “Yarının Oyunları” projesi kapsamında yazılan oyunlardan biri olan Cambazın Cenazesi, projenin bir parçası olarak kurayla çekilmiş bir temayı (dönüşüm) merkeze alıyor. İki erkek oyuncu için yazılmış olan ve kitap olarak da yayımlanan ödüllü eser, “İki Oyuncu İçin Anlatı Metni” alt başlığını taşıyor. Cambaz ismi, tiyatronun eğlenceli kız kardeşi sirk formunu çağrıştırsa da oyuna adını veren Cambaz Rasim’in bu lakabı taşımasının nedeni, çeşitli badirelerden sağ çıkabilmiş olması. Son “takla”yı atamayan Rasim, müteahhit talanının tehdidi altındaki bir Trakya kıyı kasabasındaki evinde vefat eder. Ardından ailenin ve kasabanın içindeki türlü küçük hesaplar rengârenk oyun kişilerinin çoğulluğunda ortaya dökülür.
Rasim, kendi tarlalarını müteahhidin lüks sitelerine vermek istemediği gibi başkalarına da yemin verdirmiştir. Olumlu bir tutumu temsil etse de kendisi de pirüpak değildir; mülkünü muhtemelen mübadele sürecinde bölgeyi terk eden Rumlardan ucuza kapatmıştır. Oyunun başlarında anlaşılır ki Rasim’in sekteikalpten gitmesinin nedeni, iki çocuğunun, topraklarını kendisinden habersiz müteahhide vermesidir. Oyunun temel meselesi Rasim’in gömülmesidir; bahçesine gömülmeyi vasiyet etmiştir ama satılan bahçeye bir iki gün içinde iş makineleri girecektir. Dahası, düzenin “sevimli” yancısı imam da dinin emirlerini değil yasaları öne sürerek buna karşı durur: “Yav bahçeye gömemezsiniz. Taş devrinde mi yaşıyoruz? Kanun var.” Vasiyetin gereğini yapmak isteyen yalnızca Rasim’in iki torunudur; dedelerini çok seven (metinde ikna edici olmayan az sayıda şeyden biri belki de bu sevgi) torunlar, gerekirse cenazeyi gömüldüğü yerden çıkarmak pahasına vasiyete uymak isterler ama tabii ki boylarından büyük bu işi beceremezler. Önce birbirlerini cesaretli olmaya kışkırtan kuzenler, sonunda durumu kabul etmek için birbirlerine mazeretler uydurmaya başlarlar. Bu yönelim değişimi, metnin yetkin bir ustalıkla kotardığı birçok şeyden biri. Engin’in fazla uzun olmayan metni birçok oyun kişisini renkli bir bahçe gibi önümüze açarken hem birbirleriyle hem de sermaye ve devletle ilişkilerine dair zengin katmanlar yaratmayı başarıyor.

