TÜLİN SAĞLAM İLE ÇOCUK TİYATROSU ÜZERİNE

Röportaj: Özgün Çakar

 

Prof. Dr. Tülin Sağlam, Türkiye’de çocuk ve gençlik tiyatrosu alanında otuz yıllık deneyimiyle alanın oluşumuna önemli katkılar sunmuş bir isim. Hem ASSITEJ (Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Birliği) Türkiye Merkezi’nin erken dönem çalışmalarından itibaren günümüze kadar yer almış olması hem de eğitimci, yönetmen ve araştırmacı kimlikleriyle çocuk tiyatrosunun bugüne uzanan dönüşümünü yakından gözlemlemiş olması, onu alanda önemli bir tanık haline getiriyor. Bu söyleşide Tülin Sağlam ile çocuk seyircinin niteliği, çağın değişen koşulları, sahne estetiği, içerik tartışmaları gibi pek çok başlıkta sohbet ettik. Amaç hem geçmiş deneyimlerin izini sürmek hem de bugünün çocuk tiyatrosuna dair düşünsel bir çerçeve sunmaktı. Tülin Sağlam’ın aktardıkları, çocuk tiyatrosuna dair çok temel bir gerçeği bizlere yeniden hatırlatıyor: Teknoloji, alışkanlıklar ve gündelik yaşam hızla değişse de iyi hikâye ve sahnenin yarattığı canlı etki seyircileri aynı güçle yakalıyor. Çocuklarla neyi, neden ve nasıl paylaştığının bilincinde olmak ise alanın en önemli sorumluluğu. Çocuğun hayal gücüne duyulan saygı, sağlam hikâyenin önemi, sahnenin gereksiz somutluklardan arındırılması ve çağın diliyle bağ kurmanın yolları… Bütün bu meseleler, bugün çocuk tiyatrosu yapmak isteyen herkesi düşünmeye ve yeniden değerlendirmeye çağıran güçlü hatırlatmalar…

* * *

 

Türkiye’de çocuk tiyatrosunun gelişim sürecini kısaca anlatabilir misiniz?

İlk adımlar 1914 yılında Darülbedayi adıyla kurulan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu bünyesinde 1935’te ve Muhsin Ertuğrul’un çabalarıyla atıldı. Oldukça özenli ve iyi niyetle başlayan çalışmalar gerek kurum içi gerekse ülkenin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle aynı dikkatle sürdürülememiş, sanatsal olarak ciddi bir gelişme sağlanamamıştır. Eğitici olması gerektiği düşünülen çocuk tiyatrosu uygulamalarında öğretici ve nasihat verici bir yaklaşım benimsenmiştir. Tiyatronun ne olduğunu öğretmek ve yeni kurulan Cumhuriyet’in değerlerini çocuklara aktarmak amacıyla üretilen bir tiyatro anlayışı uzun süre hâkim olmuştur. “Çocuklara oyun yoluyla bir şey öğretmeliyiz; tiyatro bir eğitim aracıdır.” düşüncesi tiyatronun kendinde var olan eğitici boyutunun ihmal edilmesine neden olmuştur. Dolayısıyla tiyatrocular da kendilerini sanki veli, öğretmen ya da bir ağabey/abla gibi görerek sevecen bir üslupla çocuk eğitimine katkıda bulunmaya çalışmışlardır. Ancak bu yaklaşım, çocuk ve gençlik tiyatrosunun sanatsal bir etkinlik olarak gelişmesini yavaşlatmış ve çocuk tiyatrosuna bir sanat etkinliği olarak bakma düşüncesi ağır adımlarla gelişmiştir. Türkiye’de çocuk tiyatrosunun başarılı olduğu ve uluslararası ölçekte ses getiren işlerin yapıldığı bir dönem, 1961 Anayasası sonrasındaki görece özgürlük ortamına denk geliyor. Bu dönemde özel ve kamu kurumlarına bağlı çocuk tiyatrosu toplulukları kurulmaya başlıyor; AÇOK, AÇT gibi topluluklar uzun süre, ses getiren önemli etkinlikler gerçekleştiriyor. Çocuk tiyatroları sayısal olarak artıyor ama bu kez de bu yılların yükselen politik bilinci sanatsal olanın önüne geçmeye başlıyor. Bu “eğiticilik” fikri aslında yetişkin tiyatrosunda da uzun yıllar sürdü. Yazarlar kendilerini ebeveyn gibi seyirciye bir şey öğretmesi gereken büyükler olarak konumlandırdılar. Dolayısıyla özgürlük ortamı sağlansa bile gerekli sanatsal sıçrama tam anlamıyla gerçekleşemedi. Bu durum sadece Türkiye’ye özgü değil; dünya genelinde de çocukluk ve gençlik, insanın olgunlaşması için geçilmesi gereken bir dönem olarak görülmüş ve sanatsal etkinliklerin odağına bu dönemin kendi değil gelecek konmuş. Çocuk tiyatrosunun gerçek anlamda bir sıçrama yaşaması, psikoloji biliminin 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başındaki gelişimiyle yakından bağlantılıdır. O dönemden itibaren çocuğun küçük yetişkin değil kendine özgü özellikleri bulunan bir birey olduğu kabul edildi ve çocuğun gelişimsel özelliklerini dikkate alan bilimsel çalışmalarla birlikte çocuk ve çocukluğa ilişkin kavramlar yeniden tanımlanmaya başlandı. Bu çerçevede çocuğun gelişiminde sanatın önemli rolü de kapsamlı çalışmalarla ortaya konduğu için çocuğun sanatla karşılaşma hakkı, çocuk tiyatrosunda yeni bir bakış açısından ele alınır hâle geldi. Elbette çocuğun temel ihtiyaçları karşılanmalı ama bu yeterli değil; çocuk kendi varoluşunun özellikleri gözetilerek desteklenmeli ve onun sanatla buluşması sağlanmalı. Bu bağlamda tiyatronun canlı, somut ve iletişim gücü yüksek bir sanat olarak değeri kabul edilmiştir.

Çocuk tiyatrosunun sanatsal bir etkinlik olarak gelişmesinde ASSITEJ’in ve ülkemizde ASSITEJ Türkiye Merkezi’nin rolü hakkında neler söylersiniz?

ASSITEJ International, 1965 yılında, soğuk savaş ortamında Doğu ve Batı’nın temsilcilerinin bir araya gelmesiyle çalışmalarına başlamış ve kendini dünyanın dört bir yanındaki çocukların ve gençlerin din, dil, ırk, etnik köken ayrımı olmaksızın sanatsal, kültürel ve eğitim haklarını savunmaya adamıştır. Şu anda dünya genelinde 80’e yakın üye ülkesi var. Ulusal ve uluslararası çalışmaları, kültürlerarası iletişim ve etkileşimi desteklediği etkinlikleriyle dünya çapında etkili bir kuruluş. Türkiye’de 1980’lerin sonunda özellikle Avrupa ile bağlantıları olan kişiler ASSITEJ’in etkinliklerini görüp Türkiye’de de bir merkez kurulması için girişimde bulunuyor. Bu anlamda özellikle Olcay Poyraz’ın Fransa ile ilişkileri bir başlangıç noktası oluyor. Sonuç olarak Olcay Poyraz, Sevinç Sokullu, İnci San, Ülker Köksal, Tekin Özertem ve Özcan Özer gibi entelektüeller, yazarlar ve akademisyenler bir araya gelerek ASSITEJ Türkiye Merkezi’ni kuruyorlar. Bu sayede Türkiye’nin Avrupa ve dünya ile bağlantıları güçleniyor; dünyada ve Türkiye’de çocuk tiyatrosu alanında neler yapıldığına dair karşılaştırma imkânı doğuyor. Alanın ilgilileri bir araya geliyor. Örneğin AÇOK ve AÇT’nin dünyada ödül almış çok güzel çalışmaları var; bunlar görünür hâle geliyor. Çeşitli araştırmalar yapılmaya, akademik makaleler yazılmaya başlanıyor. En önemlisi, çocukluğun “geçici bir dönem” gibi görülmesi temelli tiyatro yapma fikri tartışılmaya başlıyor. İnsan hayatındaki her dönem geçicidir. Fakat çocukluk ya da gençlik, bir hastalık gibi “geçecek” bir evre değildir. Bu bakışın değişmesi, çocuğun sanatla karşılaşma hakkının öne çıkmasını sağladı. Ancak yine de Türkiye’de bu alanda büyük bir sıçrama yaşandığını söyleyemeyiz. Çünkü çocuk ve gençlik tiyatrosu devlet politikasıyla desteklenmesi gereken bir alan; yalnızca tiyatrocuların, velilerin ya da okulların çabasıyla yürütülemez. […]

devamı için ABONE OL