SAHNEDE HAYAT BULAN YÜZLEŞME: OKAN BAYÜLGEN, CELAL KADRİ KINOĞLU VE NİHAL USANMAZ İLE DEVLERİN SAVAŞI ÜZERİNE

Röportaj: Füsun Ataman

 

 

Öncelikle oyun metniyle nasıl bir arayış sonucunda tanıştınız? Sahnelemeye karar verme süreci nasıl oldu ve nasıl bir iş bölümü içinde gerçekleşti?

(Nihal Usanmaz) Oyun Kabare Dada’ya Onk Ajans’ın yöneticisi Mehmet Karaca’dan geldi. Onk Ajans, bir süre önce kendi içerik şirketini kurdu; Onk Content ve ilk proje olarak da Peter Danish’in kaleme aldığı, orjinal ismi Last Call olan tiyatro oyununu, Okan Bey’in, Bernstein’ı oynaması teklifiyle birlikte Kabare Dada’ya sundu. Muhtemelen Dada Salon Kabarett’de oynanır düşüncesiyle sunuldu. Çünkü metindeki bar ortamıyla bizim kabaremizin şıklığını birleştirecekti. Ama biz, “Burada Bernstein var, Karajan var, müzik konuşuluyor, sanat konuşuluyor, politika konuşuluyor, kabarede olamayabilir.” dedik. Çünkü orası daha eğlenceli kabare oyunlarının, müzikli oyunların olduğu bir yer. O yüzden de “Bu oyunu başka bir yerde, başka bir şekilde yapalım.” dedik. Sevin Okyay’ın çevirisi ve Celal Kadri Bey’in Karajan rolünü kabul etmesiyle son ve eksiksiz hâlini aldı. Aslında Onk Ajans’ın sahibi Mehmet Karaca’nın projesidir bu oyun. Kabare Dada ile Onk Content’in ortaklığında da mart ayında prömiyerini yaptık.

Metin yazıldıktan sonra ilginç bir serüveni olmuş: İlk olarak metni yolladığı Burgtheatre, oyun kişilerini kadın rollerine dönüştürmekle ilgili bir teklifte bulunmuş, ardından da bu fikrin gerçekleşmesi yine bir Alman yönetmen sayesinde New York’taki ilk temsilde mümkün olmuş. Doğru mu?

(Nihal Usanmaz) Evet, Gil Mehmert, Alman bir rejisör. Onun hayalinde bu iki ikonik erkeği iki kadına oynatmak var, kendi fantezi-reji anlayışı doğrultusunda. Özellikle Alman yönetmenler bayılıyor böyle şeyler yapmaya, reji tiyatrosuna, fanteziler dünyasına.  Peter Danish, bu hikâyeyi Viyana’da Sacher Otel’de Michael isminde bir barmenden öğreniyor. Bu karşılaşmanın 20 dakika kadar sürdüğünü, neler konuştuklarını, nasıl bağırışlar çağırışlar olduğunu, magazin basınının nasıl kapıda beklediğini ondan dinliyor. Bu yüzden bir de Michael karakteri koyuyor oyunun iki ana karakterinin yanına. Her üç karakter de erkek. Fakat Gil Mehmert, Peter Danish’e “Oyunu iki kadın oyuncuya oynatmak istiyorum.” dediğinde Peter Danish biraz da oyunun artık sahnelenmesini istediği için kabul ediyor. Çünkü önce Avusturya’daki temsil gerçekleşemiyor, sonra da araya pandemi giriyor, aksilikler yaşanıyor ve oyun farklı yönetmenlerin projesi hâline geliyor. Pandemide bir oyuncu vefat ediyor. Peter da “Oyuncu oyuncudur, kadın oyuncu da oynayabilir bir erkeği.” düşüncesiyle kabul ediyor. Ama mesela ben tercih etmezdim böyle bir şeyi. Çünkü dünya prömiyeri yapılacak bir metin, ilk defa temsil edilecek. Bu kadar iyi bilinen iki ikonik karakteri neden iki kadın oyuncu oynasın? Beklenir, sonra zamanı gelince oynar. Hani Okan Bey’in tabir ettiği gibi: “Bugün artık Hamlet’i elbette oynar bir kadın oyuncu. Metin yazılalı kaç sene olmuş, kaç yüzyıl geçmiş aradan. Artık başrolü kadın da oynar, Hamlet’i kukla da yaparsın, başka şeyler de yaparsın.” Ama ilk kez dünya prömiyeri yapacak bir metin için tercih edilmemesi gereken bir yaklaşımdır bu.” Nitekim bizim sahnelememizde iki erkek oyuncu oynayacak denildiğinde hoşuna gidiyor Peter’ın. Ben de bir teklif sundum ona, “Michael’ı bir kadına oynatmak istiyorum, Maria isminde başka bir garson yapacağım onu.” dedim. Bu teklif pek hoşuna gitmedi ilk başta, nedenini öğrenmek istedi. Onun metninde finalde şefin batonu garsonun elinde kalıyor ve oyunun finalini yapıyor, tıpkı bir orkestra şefi gibi. Ben de tercihine saygı duyduğumu ama batonun bir kadının elinde kalmasını istediğimi söyledim. Çünkü klasik müzik tarihine baktığımızda, kadın orkestra şeflerinin özellikle Viyana Filarmoni gibi büyük, köklü orkestralarda yer edinmesinin çok uzun yıllar aldığını görüyoruz, her alanda olduğu gibi. Bizde de 2024’te Nil Venditti, Cemal Reşit Rey Orkestrası’nın başına geçmişti. Ben de bu iki adama, artık onların yüzyılının sona erdiğini ve kadınların dünyasının başladığını göstermek ve böyle bir katman eklemek istedim oyuna, Peter da kabul etti. Sonuç olarak sorudaki iki kadın meselesi Peter’la o yönetmen arasında ama bizim yapmak istediğimiz, bu metni olabildiğince temiz bir şekilde seyirciye sunmaktı sadece. Çünkü Peter Danish’in metni aksiyondan çok diyaloglara yaslanıyor; iki karakter bir gece karşılaşıyor, konuşuyor ve ayrılıyorlar.

Peki sizin bu dramaturjik yaklaşımınıza yazar olarak nasıl bir tepki verdi?

(Nihal Usanmaz) Çok mutlu oldu ve “Ben Türkçe bilmiyorum. Değişmesini istediğin ya da eklemek istediğin bir şey varsa lütfen ekle.” dedi. Ben de Karajan’la konuştukları bir yerde bir küçük replik ekledim, biraz da bu durum anlaşılabilsin diye. Onun da çok hoşuna gitti, ayrıca ismin Maria olmasına da çok sevindi çünkü West Side Story‘de Maria önemli bir karakter ve adına şarkı söyleniyor, Bernstein bir ara garson kıza Maria şarkısını mırıldanıyor, o yüzden çok hoşuna gitti onun da.

Şimdi de oyunculara sorayım. Sizler için iki ikonu canlandırmak nasıl bir süreç oldu? Çünkü sizler de Türk tiyatrosunda birer ikonsunuz, aynı zamanda yönetmensiniz, kendi tiyatro anlayışınız var; Türk tiyatrosunda, seyircinin zihninde yeni parantezler açıyor, yeni arayışlar tetikliyorsunuz. Bu kimlikleri nötralize etmek ve bu ikonik karakterleri canlandırmak nasıl bir deneyimdi sizler için? 

(Celal Kadri Kınoğlu) Mesleğimiz zaten bu; mesleğimizin gereği bu. Ne olsa, kim olsa oynarız. Bir de ben şunu söyleyeyim: Bir oyuncu olarak “İkonik birisini oynuyorum.” diye düşünmüyorum. Ben huysuz, kompleksli, mükemmeliyetçi, zor, şımarık, zengin ve yaşlı bir adamı oynuyorum. Bu adamın bütün repliklerini birleştirdiğimizde ve karşı taraf onunla ilgili başka şeyler söylediğinde ortaya Herbert von Karajan çıkıyor. Özellikle genç oyuncular bunu bilsinler isterim. Yani role “Ben bir kahraman oynuyorum, ben bir korkak oynuyorum.” diye yaklaşmak yerine, o lafları eden adamın her anını “gerçek” kılarak oynadığınızda, karakteri yaratmış olursunuz, ama baştan “Ben bir kral rolü çalışıyorum.” değildir oyunculuk. Ne dediği önemlidir karakterin ve nasıl duyduğu. 

Yani ona insani yönüyle yaklaşmak önemli olan diyebilir miyiz?

(Celal Kadri Kınoğlu) Tabii ki, ortada yaşlı bir adam var özünde. Hakikat bu. Onun da bir geçmişi var ve o geçmiş hakkında konuşuluyor. Yani diğer türlüsü, karakteri ikonlaştırmak çok karikatür… başka bir oyunculuğa götürür. Zaten biz de çok gerçeğe yaslanan bir eğitimden, aynı tiyatro anlayışından geliyoruz. Müşfik Kenter’in öğrencileri olduk, ben Yıldız Kenter’in öğrencisiyim. Her anında çok iyi anlaştığımız, çok yoğun duygusal ve düşünsel alışverişler yaşadığımız, her anı canlı ve çok iyi çalışılmış bir oyunu sahnelemiş olmanın gururunu taşıyorum.

(Okan Bayülgen) Ben de aynı fikirdeyim Celal Kadri ile. Bu oyunla ilgili benim de “Leonard Bernstein’ı oynayacağım.” motivasyonum olmadı. Benim için asıl motivasyon; birincisi Mehmet Karaca’nın getirdiği bu oyunun yeni yazılmış bir metin olması. Bu çok önemli. Yeni yazılmış bu oyunun erkek oyuncular olarak dünya prömiyerini gerçekleştiriyor olmak da ikinci önemli nokta. Yazarı Amerika’dan geldi, bizimle dört gün geçirdi, prömiyeri izledi, prova izledi; bütün bu süreçten onun mutlu olması, bizim de mutlu olmamızı sağladı. Bir diğer önemli nokta da oyunun genç bir yönetmeni olması; Nihal Usanmaz’ın genç bir yönetmen olarak ikimizi gayet güzel idare etmesi. Daha sonra yine büyük ve belki de en önemli motivasyonum, bir Devlet Tiyatrosu efsanesi olan Celal Kadri ile beraber oynayacak olmaktı. Prova süreci çok güzel atlatıldı. Burada başta Celal Kadri’nin, daha sonra yönetmenin disipliniydi etkili olan ve onlar kendi yazdığım, yönettiğim oyunlara göre beni başka bir disipline soktular. “Aa böyle de oluyormuş!” dedim. Yani bu kadar majör bir etki yarattı benim üzerimde. Celal Kadri’nin Karajan’ı karşısında Leonard Bernstein olmak, müthiş bir şey; müthiş eğlenceli, müthiş zevkli. Buradaki orijinal adamlara karşı sorumluluğumuz yok mu? Tabii ki var. Orijinal adamları araştırmadık mı? Ben neredeyse yiyip bitirdim, adamın ne kadar görüntüsü varsa, Bernstein’la ilgili ne varsa inceledim, fakat sonuçta -bu konuda yazarla da aynı fikirdeyiz- biz yazarın yazdığı hikâyeye sadık kaldık. Bunu Celal Kadri de her zaman belirtiyor ve şöyle diyor: “Evet, adam orijinalde şu olabilir, bu olabilir ama biz yazarın yazdığı adamları oynuyoruz. Yazar onları nasıl gösteriyorsa onu oynuyoruz.”

Peter Danish’e baktığımız zaman görüyoruz ki müthiş bir süreç geçirmiş. Yani böyle çalakalem yazmamış bu adamların hikâyesini. Yazdıktan sonra ailelere ve onlarla beraber çalışan müzisyenlere göndermiş ve şunu demiş onlara: “Bu adam bu lafı eder mi etmez mi? Etmiyorsa kırmızıyla çizin üzerini cümlenin.” Böylece sağlamasını yaptırmış. Önümüzde çağdaş, iyi ve gerçeklere sonuna kadar sadık kalmış bir yazar. Bir Amerikalı olduğu ve Bernstein’la büyüdüğü hâlde, her Pazar onu televizyonda seyrederek bir çocukluk geçirdiği hâlde -Karajan’ı temize çıkarmak demeyeyim ama- Nazilik, Hitler’ın yanında olmak meselesinde Karajan’ı anlamaya çalışan bir tavrı var. Oyunu izleyenler ikinci perdede Karajan’ı konuştururken görüyor yazarın bu konudaki adaletli tavrını ve çabasını. Karajan’a yakışmayacak bir şekilde değil ama önce Bernstein’ın, sonra da bütün seyircinin anlayacağı gibi konuşturuyor karakteri. Bu kadar iyi bir yazar, bu kadar iyi bir oyun, bu kadar iyi arkadaşlarla bu işin zaten başarılı olmaktan başka çaresi yok. Ben bu oyuna bakınca herkesin birden ayağa fırladığı, saygıyla ve sevgiyle alkışladığı bir şey görüyorum. Yani seyircinin eğlendiğini, güldüğünü, heyecanlandığını ama bir yandan da finalde saygısını gösterdiğini görüyorum. Bu sefer seyirciye bir kez daha saygı duyuyorum. Türkiye’de böyle entelektüel bir seyircimiz var. Avrupa seyircisine benzemiyor. Avrupa seyircisi gibi yaşlı ve doymuş değil. Her yaştan, meraklı, heyecanlı ve bizi her zaman destekleyen bir seyircimiz var.  […]

devamı için ABONE OL