GEÇEN SAYI ÜZERİNE EDİTÖRE MEKTUP
İlker Koç
Sevgili Editör,
Bu mektubu size Krom’un bir öncesi sayısına teşekkür etmek için yazıyorum. Teşekkürümün başta gelen nedeni, benim gibi hayli alan dışından birinin ilgisini çekecek kadar sıra dışı bir tema seçmeniz ve temayı incelikle işlemiş olmanız. Geçen sayının kapağında yer alan yeniden üretim ve tüketim kavramları, çok bilinmemekle birlikte birçok sosyal bilim disiplini açısından değerli bir potansiyel taşıyan “antropolojik ekonomi” yaklaşımının temelini oluşturuyor. Aslında antropolojik ekonomi yerine doğal ekonomi terimini kullanmak belki daha doğru olacaktır. Çünkü bu kavram ile tarih boyunca yaşamış tüm insan toplulukları için geçerli olan ve toplumun varlığını sürdürmesi için gereken üretim, tüketim, dağıtım ve yeniden dağıtım fonksiyonlarını kapsayan kültürel bir süreç ifade edilmektedir. Bugün içinde yaşadığımız ve ne yazık ki fiilî olarak işleyebilen tek ekonomik sistem olan neoklasik (liberal-kapitalist de denebilir) modelin önerdiğinin tersine, antropolojik ekonomi; üretim ve tüketimin yalnızca piyasa bazlı sonuç üretmesini öncelemez. Örneğin, neoklasik yaklaşım için büyük ölçüde göz ardı edilebilir olan aile içi paylaşımlar, karşılıklı hediyeleşmeler veya bir sokak gösterisi gibi bedelsiz sunulan sanat aktiviteleri antropolojik ekonomi için önemli bir dinamik oluşturur. Karl Polanyi, Bronislaw Malinowski, Marcel Mauss ve Lévi-Strauss gibi ekonomiyi kültürün bir unsuru olarak gören antropologlar, kapitalizm öncesi toplumlar için sanatın da -hem metafizik hem de ticari boyutuyla- üretim ve tüketim süreçlerinin bütünleyici ve doğal parçası olduğunu vurgulamaktadır. Ekonomi ve sanat arasındaki bu heyecan verici bağ, disiplinler arası güçlü bir etkileşim potansiyeli de doğurmaktadır. Benim de dikkatimi çeken ve bence derginin son sayısına sıra dışı niteliğini veren de söz konusu etkileşimin doğurduğu düşünsel füzyon olasılığıdır.
Genel olarak, derginin sanat ve üretim kavramlarıyla ilgili yukarıda bahsettiğim bütünleşmeyi -bir sahne sanatları dergisinden bahsettiğimizi de göz önünde bulundurarak- başarılı bir şekilde ele aldığını, özellikle Ebru Melis Tumbul ile Gizem Orçin’in yazdığı makalelerinin konuya yakın temas sağlamış olduğunu, hem söz konusu iki bölümü hem de geriye kalan yazı ve söyleşileri beğenerek okuduğumu söylemek istiyorum.
Bütün beğenime rağmen, temanın çerçevesinin belirlenmesi ile ilgili zihnimde bazı sorular oluşmadı değil… Örneğin; son sayının başlığı neden “yeniden üretim ve tüketim” olarak seçildi? Burada “ilk üretimin” dışarda bırakılma nedeni, üretim konusunun ele alınmasının sanatın kaynağına ilişkin sonsuz tartışmaları gündeme getirecek olması mıydı? Bu konu bana göre özellikle önemli, çünkü “antropolojik ve ana akım ekonomi” ayrımı göz önüne alındığında, üretim fonksiyonunun motivasyonu gelir dağılımından hukuk sistemine, eğitimden politik yapıya kadar uzanan yapısal farklılaşmanın temel kaynağını oluşturmaktadır. Yavaş ama belirgin bir sosyo-psikolojik değişime dayanan bu farklılaşmanın etkisi, tarihsel süreçte yaşanan ahlaki değişim ile ortaya çıkmıştır. Kapitalist ekonominin ahlaki temelleri -Albert O. Hischman’ın çok vurgulu bir şekilde ortaya koyduğu şekilde- aydınlanma ile birlikte sekülerleşen batılı insanın tutkularını gemleyerek bunu dünyevi çıkarlara dönüştürmesine dayanmaktadır. Kapitalist ahlaki dönüşümle maddi çıkara dayalı bireysel ve toplumsal ahlaki altyapı oluşturmuş, bireyin tutkularını gemleyerek kendi çıkarını öncelemesi, nihayetinde topluma azami faydayı sağlayacak yegâne kurtuluş yolu olarak yüceltilmiştir. Max Weber’in Protestan çileciliğine dayandığı tespitinde bulunduğu bu seküler ahlak anlayışına göre, belirlenmiş sosyal ve hukuki kurallara dayalı çıkar gözetme davranışı toplumu “rasyonel” yani “iktisatlı” davranmaya iter. İktisatlı davranan ise kurtuluşa erer. Doğru ve yanlış bu eksen etrafında oluşarak ahlakı belirler. Bireysel çıkar ahlakı üzerine inşa edilen kapitalist ekonomiyi belirleyen iki nitelik ortaya çıkar: 1. Sınırsız sermaye birikimi amacı, 2. Şeylerin metalaştırılması… Sınırsız sermaye birikimi amacı; her bir kapitalist unsurun sonsuza kadar büyümek, bunun için de daha fazla kazanmak için çabalamasını sağlayan motivasyondur. Kapitalist sermayedarın biriktirme amacı, fiziksel ve sosyal ihtiyaçları, hatta politik hırsları karşılama isteğinin ötesine geçer. Kazanma güdüsü adeta kendi kendisini besleyen, gittikçe artan bir sonsuzluk arayışına dönüşür. Hayatı anlamlı kılan asla bitmeyecek bir yarışta irili ufaklı finansal başarıları üst üste biriktirmektir. Kazanmak kurtuluşa götüren kutsal bir arınma hâlidir. Kapitalist için kazanma amacını destekleyen en önemli kaynak “şeylerin metalaşması”, yani var olan her şeyi mümkün olduğunca çıkara dönüşen bir araç hâline getirmektir. Metalaşanlar sadece sınırsız olduğu varsayılan maddi dünyaya ait ihtiyaçlar değildir. Duygular, inançlar, zevkler tabii ki sanat ve diğer estetik unsurlar metalaşmadan payını alır. Son birkaç yüzyılda ortaya çıkan, son birkaç on yılda ise -teknolojinin de etkisi ile- çok daha yoğunlaşan metalaşma, sanatın kendisi için bollukla soslanmış yıkıcı bir tehdit oluşturmaktadır. Sanat bir taraftan genişleyen teknik ve maddi imkânlar ile kolaylaşıp yayılırken diğer taraftan derinliğini kaybederek silikleşme, renksizleşme ve işlevini kaybetme riski taşımaktadır. Sanatın geleceği ve değeri, arz-talep dengesinin değişken ve bir an önce tüketilip bir yeni ürünü hemen tüketiciye sunmayı zorlayan yapay mekanizmasına mı bağlanacak, yoksa sanat kendine kendi iç dinamikleri ile gelişen, kalıcı ve aşkın olmasını sağlayacak bir yol mu çizecek? Bu sorunun olası cevapları sanatın ekonomik sistemin sermaye nesnesine dönüşüp dönüşmeyeceği ve sonuçta nesil olarak dünyaya bırakacağımız sanatsal izlerin niteliğini ve kalıcılığını belirleyecektir. (…)

