DİYALOĞUN ÖTESİNDE: AFİF YESARİ VE DÜŞÜNCE TİYATROSU

Gökhan Yesari

Sahne sanatlarında bazen sadece bir oyun değil, bir düşünce de sahnelenir. İzleyiciyi salt eğlendirmek yerine onu sorgulamaya, kendi hakikatine temas etmeye çağıran bu yaklaşım, tiyatronun en cesur damarlarından birini oluşturur. Türkiye’de bu anlayışın özgün temsilcilerinden biri olan Afif Yesari, bugünuzkne yazık ki edebiyat ve sanatın arka sokaklarında dolaşmayı sevenler dışında [1] fazlaca hatırlanmasa da 1950-60’lı yıllarda kaleme aldığı ve sahnelediği Düşünce Tiyatrosu eserleriyle, tiyatroyu bir fikir platformuna dönüştürmeyi amaçlamıştı. Onun tiyatrosu, Bertolt Brecht’in epik tiyatrosunda, Peter Brook’un boş sahne anlayışında ya da Jerzy Grotowski’nin yoksul tiyatro deneyimlerinde olduğu gibi, gösterinin ötesine geçmeyi, toplumsal ve felsefi sorgulamalara açılan bir sahne dili yaratmayı hedeflemişti. Bu yazıda, yaşamı boyunca şiir, hikâye, roman, senaryo gibi edebi türlerde de ürün veren Afif Yesari’nin düşünsel ve sanatsal çabası, tiyatro bağlamında ele alınarak kurucusu olduğu Düşünce Tiyatrosu tanıtılacaktır.

Afif Yesari’nin edebiyat ve tiyatro yolculuğu, sadece bireysel bir merakın değil, aynı zamanda içinde doğup büyüdüğü kültürel atmosferin doğal bir uzantısı olarak başlamıştı. 1920’li yıllarda oturdukları Kadıköy Bahariye Caddesi’ndeki konak, babası Mahmut Yesari’nin dönemin tanınmış yazarlarından olması sebebiyle edebiyatçılar, gazeteciler ve tiyatrocularla dolup taşan bir buluşma mekânıydı. Bu ortam, Afif’in henüz çocuk yaşta edebi dile ve sahne sanatlarına aşinalık kazanmasını sağladı. Yesari, bu dönemi şöyle dile getirir:

Babamın çalışma odasında, ünlü Kara Davut adlı romanını yüksek sesle okuyan Nizamettin Nazif’in gür sesini ve onu dinlerken kıs kıs gülen Reşat Nuri Güntekin’i hatırlıyorum. İkisi de babamın dostlarıydı ve o dönemin ünlü Süreyya Opereti’nin sanatçıları gibi sık sık konağa gelirlerdi. Sanat sohbetleri, hatta sahnelenecek oyunların provaları bile yapılırdı ki o provaların izlenimlerini çocukken dinlediğim bir masal gibi anımsıyorum. Ve operet şarkılarını, birer ninni gibi. Çoğu kez, özellikle kış geceleri, onları dinlerken uyurdum. Tiyatro tutkum böyle başlamıştı.

Gözlemlediği bu entelektüel atmosfer ile babasının mizahi ve eleştirel yazı dili, zamanla tiyatroyu yalnızca bir sanat formu değil, toplumla düşünsel bir bağ kurmanın aracı olarak görmesine zemin hazırladı. İleride Düşünce Tiyatrosu adını vereceği yönelimin ilk tohumlarını işte bu evdeki yıllarda attı. 1941 yılında 19 yaşında iken askerlik hizmeti için Erzurum’a giden Afif Yesari, koğuşlarında kurulan ilkel bir sahnede yetenekli arkadaşlarıyla birlikte birçok Kışla Temsili oynadı. İstanbul’a II. Dünya Savaşı sebebiyle, tam dört sene sonra 1945’te dönebildiğinde kafasında askerlik arkadaşı Ulvi ile birlikte bir tiyatro kurma hayali vardı. Bu dönemde Afif Yesari’nin ilk işi, babasının Değişen Dünya isminde bir operet yazdığı Atilla Revü Operet Topluluğu’nda dansörlük olmuştur. Sonrasında Halide Pişkin-İhsan Balkır Tiyatrosu’nda komedilerde oynar ve birlikte oturduğu hasta babasını bırakıp Anadolu turnelerine gidemediği için buradan ayrılıp Vedat Örfi Tiyatrosu oyuncularına katılır. (…)

_________

[1] İfade, İsmail Alper Kumsar’ın Ruhu, Çemberin Dışında Bir Yazar: Afif Yesari adlı kitabından, Paradigma Akademi, 2021.

devamı için ABONE OL