ŞAHİKA TEKAND İLE STUDIO OYUNCULARI ÜZERİNE:
“Oyun Öyle Oynanmaz, Böyle Oynanır!”
Röportaj: Füsun Ataman, Mehmet Selim Özban
Şahika Tekand, Türk tiyatrosunda yalnızca bir yöntem değil, kendi duruşunu geliştirmiş bir sanatçı. 45 yıla yakın bir süreye yayılan bu yolculuk; postmodern uzlaşmacılığa karşı açık bir meydan okuma, liberal kapitalizmin kültür alanındaki egemenliğine karşı bilinçli bir direniş ve “oyun” kavramını hem felsefi hem sahne pratiği olarak merkezine alan özgün bir düşünsel sistem üzerine kurulu. Studio Oyuncuları ise bu sistemin yalnızca üretim mekânı değil, aynı zamanda bir okul, bir topluluk ve bir kader ortaklığı. Sahneyi bir temsil alanı olarak değil, şimdiki zamanın inşa edildiği bir oyun alanı olarak tanımlayan Tekand ile “Performatif Sahneleme ve Oyunculuk” yönteminin doğuşundan Studio Oyuncuları’nın topluluk ve eğitim modeline, Antik tragedyadan Beckett’e, uluslararası iş birliklerinden tiyatro ile sinemanın oyuncu üzerindeki farklı taleplerine ve ekonomikleşen kültür ortamında sanatın direncine uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.
* * *
Sizinle sahne sanatlarının metinle ilişkisinin giderek zayıfladığı, metnin artık yapımın odak noktası/ ana unsuru olmaktan çıktığı bir zeminde, Türk Tiyatrosu adına edindiğiniz özel yer üzerinden bir söyleşi gerçekleştirmek istedik. Tiyatroya başladığınız yıllarda Türkiye’de oyuncunun bedenini bu denli merkeze alan bir anlayış neredeyse yoktu. Siz yine de o yolu seçtiniz. O ilk kırılma anını, “Bu benim yolum.” dediğiniz o noktayı anlatır mısınız?
Tiyatro sahnesinde metnin merkezden çıkması, 20. yüzyıl başındaki modernist biçim arayışlarında bütün parlaklığı ile kendini göstermişti. Daha oyunculuk eğitimim sırasında bu kışkırtıcı, değiştirici, yıkıcı ve yıkıcılığıyla yeniden yapıcı anlayışlara kendimi daha yakın hissetmiştim. Profesyonel olarak tiyatro yapmaya başladığımda da kendimi ifade edebileceğim biçim ve artistik dünya arayışım beni doğal olarak bu yöne taşıdı. Ayrıca bu başlangıç yılları tam da dünya düzeninin yeniden alt üst olduğu ve hayata cevap üretecek artistik yanıtların birbiriyle çatıştığı ve karar vermek zorunda kalındığı bir dönemdi. “Dünyayı değiştirmek isteğinde ısrar etmek mi, olanı kabul edip uzlaşmak mı?” sorusu gelip karşımıza dikilmişti. Ben birincisini tercih ettim ve modernist bir refleksle hayata müdahale edecek ve onu değiştirip dönüştürecek olanı aramaya başladım.
Türk tiyatrosunda post-dramatik ve performatif tiyatro alanında varlık gösteren nadir isimlerdensiniz. Sahneleme ve oyunculuk çalışmalarınız zamanla özgün bir sisteme, kendinize ait Performatif Sahneleme ve Oyunculuk yöntemine doğru gelişti. Sizin metodunuzun, anlayışınızın başkalarından ayrıştığı ilk adımları somutlaştırabilir misiniz? Bu yaklaşımın vazgeçilmez ilkeleri nelerdir?
1990’lar; hayata ve dünyada olup bitene karşı sanatın ve sanatçının bir çeşit safını belirlemek için düşünmek ve tartışmak zorunda kaldığı, daha ilk zamanlarında gördüğü kabulle giderek ana akım hâline geleceği belli olan postmodern sanat anlayışının getirip dayattığı uzlaşmacı ve statükocu tutumla nasıl baş edileceğinin araştırılması gereken yıllardı. Başından beri tam da bununla mücadele etmeye, liberal kapitalizmin kültür ve sanat alanında egemenliğini pekiştiren postmodern anlayışın yarattığı bulanık, oyun ve hayat arasındaki sınırı flulaştıran “ben yaptım oldu” anlayışıyla, hayata muhalif olmanın bizatihi kendisinin bile içini büyük bir küstahlıkla boşaltan, şımarık ve sorumsuz gösteri biçimleriyle kapışmaya karar verdim. “Performatif Sahneleme ve Oyunculuk” yöntemi tam da bu anlayışla şekillendi. Yani “Hayatı değiştiremiyorsak öyleyse oyun oynayalım.” diyen ve güvenli alanlarda içi boş muhalifçilik oyunları oynayan postmodern gösteri anlayışının karşısına; “Oyun öyle oynanmaz, böyle oynanır.” diyerek ve tabir yerindeyse düşmanı kendi silahıyla vuran bir yöntemle çıkmayı seçtim.
1990’lar bu tür arayışlara daha uygun bir zemin sunuyordu denilebilir mi? Zamanla neler değişti, ödenen bedeller ya da kazanımlar neler oldu? Başlangıçta kurmak istediğinizle bugün ortaya çıkan arasında farklılıklar var mı?
Performatif Sahneleme ve Oyunculuk anlayışı, “oyun” kavramını merkeze alarak; aktörü, aktörlük aracılığıyla oyun oynayan bir “game-player” olarak ele alır. Şimdiki zamanda oyun alanında olup biteni, hayat/ oyun/ dramatik oyun katmanlarını ve aktörün de insan/ “game player”/ rol kişisi katmanlarını eş zamanlı ve transparan bir şekilde var edecek şekilde tasarlayan ve uygulayan bir yöntem. Seyircisini seyirci olarak aktif tutan ve oyun alanı ile seyir yerini bile isteye, birbirine göre “öteki” olarak ele alarak, her iki tarafa da birbirinin sorumluluğunu yükleyen bir yöntem. Eğlence unsuru ise olmazsa olmazlardan biri. Bu da her oyunda “game” aracılığıyla sağlanan artistik bir yeni dilin gramerinin, oyunun gerçekleştiği süreç içinde çözümlenmesi, öğrenilmesi ve ona tepki verilmesini sağlamayı içeriyor. Dürüst söylemek gerekirse başlarda bu yolun bu kadar üretken olacağını bilerek başlamadım bu araştırmaya. Ama zaman içinde kendi kendini dönüştürerek ilerleyen bu yöntem bugün bile en baştaki kadar taze ve kışkırtıcı benim için. […]