YALIN ALPAY İLE SANATIN EKONOMİSİ ÜZERİNE:
“Bir sanat yapıtının fiyatını her zaman yapıtın dışındaki ilişkiler ağı belirler.”

Röportaj: Mehmet Selim Özban – Mahyar Ayhan Alizade

 

 

(MSÖ) Yapı(t)söküm’ün çıkış sorusunu ödünç alıp değere uyguluyorum. Bir eseri anlamda olduğu gibi fiyatında da sonuna kadar sökebilir miyiz? Yoksa değerin anlamın aksine bir yerde direnen, sökülemeyen bir çekirdeği var mı?

İlginç bir soru bu. Her şey, bağlamlar içinde değer kazanır. Bu yüzden hiçbir şey, kendinde bir varlık olarak tezahür etmez. Hiçbir şey, yalıtılmış bir ada gibi değildir, ne bir sanat eseri ne bir insan ne bir taş… Her şey başka bağlamlar içinde, simgesel bir dünya içinde işaretler düzeni olarak vardır. Yani her şey birbirinin işaretine göre göreceleniyor. Bu görecelenme içinde fiyatın oluşması neoklasik bir iktisatta farklı oluşur, klasik iktisatta farklı oluşur, Marxist iktisatta farklı oluşur. Dolayısıyla hangi piyasa koşulları altında olduğunu bilmemiz gerekir. Biz neoklasik iktisat içinde olduğumuza göre oradan konuşalım. Neoklasik iktisada göre arz ve talebin kesiştiği yerde fiyat olur. Arz bir ürünün kaç tane üretildiği veya hizmetin kaç tane üretildiği, satış için kaç tane piyasaya sunulduğudur. Talep ise arzdan ne kadarını satın alınmaya istekli kişilerin bulunduğudur. Bir ürünü gördüğümde verebileceğim en yüksek fiyatı tasarlarım, satıcı da en az satabileceği fiyatı düşünür ve bu ikisinin birleştiği bir yer olursa orada fiyat oluşur. Yani ilk değiş tokuşun olduğu yerde. Dolayısıyla fiyat her zaman oynaktır. Gün içinde de oynar, ruh hâlinize göre oynar, makro ekonomiye göre oynar, arzın artmasına göre oynar, talebin kısılmasına göre oynar ama her gün bir plebisittir fiyat. Dahası gün içinde de kamuoyu yoklaması oluşturur. Bu fiyatın oluştuğu yeri ise çok farklı etkenler belirler.

 

Şimdi sanat eseri dediğimizde işin içine estetik girer, etik girer, yatırım olasılığı girer, duygular girer. Fakat bunlar alıcının baktığı yerlerdir. Bir de satıcı tarafından görülen yerler vardır. Mesela bir ressamı veya bir galeriyi tutundurmak için ödenmiş olan bedel: Hangi eserin, hangi esere benzediği; hangi eserin hangi eserden sonra geldiği; hangi eserin ne zaman yapıldığı… Empresyonist bir eseri o dönemde yapılmış bir empresyonist eser olarak satıyorsanız, bu eser kendinde bir varlık olmadığından ve döneminin tarihine bağlı olduğundan bir gelenek kırıcı olma görevi üstlenecektir. Dolayısıyla o resim, “the resim” olarak diğer empresyonist resimlerden ayrılacaktır. Diğer empresyonist resimler, bugün yapılmış empresyonist resimlerdir. Bugün yapılmış bir empresyonist resim, tarihte o kırılmayı sağlamadığı için “the impressionist resim” olamaz, bu yüzden fiyatı kırılmış olur. Hâlbuki normalde estetik değerlere sadık kalsaydık iki resme bakacaktık ve diyecektik ki: “Bu ikisi de birbirine çok benziyor, ikisi de benzer tekniklerle yapılmış, aynı büyüklükteler ve aynı medyayla yapılmışlar.” Fakat arada devasa bir fiyat farkı olacaktır. Bu fark, soyluluk farkı gibi görünmektedir. Ama bunlar fiktif şeylerdir. Çünkü empresyonizmin nitelikli bir gelenek kırıcı gelenek olduğu varsayımıyla yola çıkarız. Bize bunu söyleyen sanat tarihidir. Sanat tarihine bunu söyleyen dönemin politikası, sanatçıların başkaldırısı veya sanatçı tanımının değişmesiydi. Dolayısıyla fiyat, sanat söz konusu olduğunda resmin, heykelin veya performansın doğrudan kendisiyle ilintili olmaz; mutlaka büyük bir işaretler sistemiyle yola çıkar.

 

Resmin gerçeği nedir? Ucuz bir kumaş parçası ve üzerine sürülmüş biraz boyadır. Geriye kalan her şey fiktifleşmeye başlar. Artık kumaş parçasının üzerine sürülmüş boyada yavaş yavaş ışık, gölge görmeye başlarız. Renk gördüğümüzü ve bu renklerin bazı cisimlere denk geldiğini düşünürüz. Cisimlere denk geldiğini düşündüğümüz görüntüleri gerçek hayattaki başka şeylerle bağlantılandırmaya başlarız. Bağlantılandırdığımız şeyler bazen sosyolojiye, siyasete, estetikte başka akımlara denk gelir ya da biz öyle düşünürüz. Bu düşüncemiz toplum tarafından da zaman zaman onaylanır veya onaylanmaz. Bu da yeni tartışmalar çıkarır ve yeni linkler bu tartışmalara gider. Bu tartışmalar şu anlık sanat yapıtının göstergeleriyle ilişkilidir ama fiyat oluşurken işler bundan ibaret kalmaz. Neler devreye girer? Hangi galeriden aldığınız, hangi koleksiyoncudan aldığınız… Bakın sürekli fiktif şeyler giriyor işin içine. Bir resim kaç sergiden geçtiyse o kadar rütbelenecektir, fiktif olarak fiyatı artacaktır ya da hangi müzelerde sergilenmiş olduğu etkili olacaktır. Çünkü resmin kendisi dışındaki öğeler fiyatta asli unsurdur.

 

Fake and Fortune diye çok sevdiğim bir reality show var. Bu programda iki tane “sanat dedektifi” var ve bu ikili her zaman bir ihbar üzerine ihbarı yapan kişinin yanına gidip bölümü başlatıyorlar. Genellikle bir ailede, bir kişide ya da bir kurumda ünlü bir ressamın resmi olduğu düşüncesi oluşuyor. Mesela elimde babaannemden kalmış bir Picasso olduğunu varsayıyorum. Fakat bu resmi günün birinde bir sebeple satmaya karar veriyorum ve Sotheby’s ya da Christie’s gibi büyük bir müzayede şirketine gittiğimde beklemediğim bir yanıt alıyorum: “Bu resim şüpheli.” Bu yanıt üzerine bu sanat dedektiflerini arıyorum. Onlar da resmin gerçek mi sahte mi olduğunu bulmaya çalışıyor. Bölümün başında bu iki “sanat dedektifi” resmi ellerinde tutup şunu diyorlar: “Bu resim bir Picasso ise 50 milyon dolar, değilse 5 dolar.” Kritik yer burası: Bu sanat yapıtının fiyatını o kumaşın üzerine sürülmüş boya belirlemedi şu an. Çünkü aynı resim 5 dolar da olabilir, 50 milyon dolar da. Peki o zaman fiyat nereden geliyor? Demin konuştuğumuz resim dışı olan her şeyden. Dolayısıyla bir sanat yapıtının fiyatını her zaman yapıtın dışındaki ilişkiler ağı belirler. Bu yüzden de sanat spekülatif olmaya uygundur. Çünkü eğer o ilişkiler ağı, o işaretler ağı yoksa bile sonradan üretilip resme enjekte edilebilir veya bir resimden geriye enjekte olarak çekilebilir.

 

Fiyat dediğimiz şey, sadece estetik öğelerden, sanatsal akımlardan, galeriden, müzeden, sanat eleştirmenlerinden, akademisyenlerden veya küratörlerden etkilenmez. Sanat piyasası çerçevesinde dönemin kendi ekonomik gerekçelerine ve gerekliliklerine göre de sürekli ayarlanır. Dolayısıyla her gün yapılan bir plebisitle tekrar tekrar belirlenir. Bu yüzden bazı sanatçılar zaman zaman yükselir, zaman zaman düşer ve bunlar resmin, heykelin veya performansın dışında gerçekleşir. Şu örneği vereyim: Leonardo da Vinci’nin bildiğimiz 12 ile 17 arasında resmi olduğunu kabul ediyoruz. Çok az resim üreten bir ressam, zaten döneminde de ressamlığıyla değil şenlik tasarımcılığıyla ön plandaydı ve çeşitli konularda üstünlüğü vardı. Mesela şenlik tasarımlarında ipler ve çıkrıklarla uçan adamlar yapabiliyordu. Mühendisliği ve hayal gücü çok gelişkin olduğu için beklenmedik bir yerde büyük konfetiler patlatabiliyordu ya da şaşalı sahne giriş-çıkışları oluşturabiliyordu. O dönemde sinema olmadığından, sahne soylular için her şeydi. Böyle bir insanı bütün soylular kendi şatosunda istihdam etmek istiyordu. Yani onu dönemin Messi’si olarak görün, şatoları da dönemin en iyi futbol takımları. Herkes Leonardo’yu transfer etmek istiyordu ama ressam olduğu için değil, diğer özellikleri için. Fakat bu kadar özelliği arasında bir ressam olduğu için resim sayısı sınırlı. Bu onun resimlerini arzı daha düşük olduğu için en azından bu bağlamda daha pahalı kılar. Fakat arzulanan bu 12 ile 17 resim arasında Mona Lisa, en mütevazı, boyut olarak en küçük ve kompozisyon olarak da en geride olan resimdir. Çünkü o bir dönemin vesikalığı gibi görünür ve bir kompozisyonun içine oturmamıştır. Dönemin portrelerinde 3/4 kullanılmıyordu ve arkaya peyzaj koyulmuyordu ama bunlar da büyük estetik yenilikler değil. Fransızlar Milano’yu ele geçirip savaş ganimeti olarak Leonardo resimlerini Fransa’ya götürdükleri için resimlerinin çoğu Fransa’da Louvre Müzesi’ndedir. Fakat 1900’lerin başında şöyle bir olay oldu: Bir gün Mona Lisa çalındı ve ardından o güne kadar hiç yapılmamış bir arama kampanyası gerçekleşti. Bu arama kampanyasında Mona Lisa’nın afişleri bastırıldı ve polis tarafından Paris’in her yerine asıldı. Daha önce hiçbir tablo günümüzün teknik olanakları aracılığıyla çoğaltılmamıştı. Resmi her yerde görenler, bir süre sonra resmin önemli bir resim olduğu bilinç dışı varsayımıyla zehirlenmeye başladılar. Çalınmış olması buna dedektiflik bir hikâye de getiriyordu: “Nasıl oldu da çalındı, nasıl oldu da kimse fark etmedi, nasıl oldu da bulunamıyor?” Sonradan resim İtalya’da bulunacak, bir İtalyan işçi tarafından çalındığı anlaşılacak. Ama önemli olan şu, ilk defa bir resim kendi kendisinin tekrar tekrar çoğaltılmasıyla bu kadar ün kazanmış oldu ve Louvre’a geri getirildiğinde müzede birkaç gün boyunca kuyruk oluştu. Çünkü herkes iki yıldır dinlediği Mona Lisa resmini görmek istiyordu. Artık bu istenç, resmin kendisinden, çizerinden bağımsızdı. Bir hikâye oluşmuştu. Bir fonksiyon gibi düşünelim, bir fx fonksiyonu var burada. Bir sürü bağımlı ve bağımsız değişken var. Bu değişkenlerin kat sayıları farklı. Bazısının çarpanı çok büyük, bazısının çok küçük ama fonksiyonda çok fazla bileşen var. Bu bileşenlerden estetik sadece birine denk geldiği için Leonardo’nun resimleri arasında da Mona Lisa asimetrik olarak öne çıkmıştı. Hâlbuki estetik değerler, çizim, kompozisyon ve renkler bakımından en geride olanlardan biriydi. Bugün satışa çıkabilse muhtemelen en pahalı resim Mona Lisa olacaktır. Bir resim üzerine onun teknik olarak çoğaltılmışlığı neredeyse bize her şeyi söyler. Üzerine belgesel yapılmış mı, kitaplar-tezler yazılmış mı, tekrar tekrar sergileri yapılmış mı, televizyon programları çekiliyor mu? Bunların tamamı, bir sanat yapıtının değerini oluşturmaktadır. Sanat yapıtı kendinde bir varlık olmadığı ve her şeyle dış dünyaya bağlı olduğu için fiyatın oluştuğu yer, atölyenin içi veya atölyedeki estetik değerler değil; piyasa ve piyasa ekonomisinde neoliberal iktisat ne gerektiriyorsa odur.

(MSÖ) Yapı(t)söküm’ün çıkış sorusunu ödünç alıp değere uyguluyorum. Bir eseri anlamda olduğu gibi fiyatında da sonuna kadar sökebilir miyiz? Yoksa değerin anlamın aksine bir yerde direnen, sökülemeyen bir çekirdeği var mı?

Osmanlı İmparatorluğundan bakiye kalmış bir coğrafyada yaşıyoruz. Osmanlı’nın tarihi boyunca merkeziyetçilik güçlü olduğundan İstanbul dışında güçlü şatolar yoktu. Bizde Fransız, İtalyan ya da Alman araştırmaları gibi bölümler olmadığı ve bu konuda çok kitap bulunmadığı için geçmişi hep Osmanlı İmparatorluğu’nun geçmişine referans vererek, oradan türetiyoruz. Osmanlı’da İstanbul’un merkez olduğu gibi Avrupa’da da geriye kalan her yerin periferi sayıldığı ve devlete karşı alternatif bir güç oluşmaması için buralarda bir güçlenme olursa hemen bastırıldığı fikri bizde oluşmuştur. Ama Avrupa’da işler böyle yürümez. Avrupa’da merkezi devlet hiçbir zaman güçlü olamadığı için uzun yıllar boyunca kral, feodal beyler arasında eşitler arası birinci gibi bir pozisyondadır. Üstelik burada hanedan hiç değişmemiştir ama Avrupa’daki devletlerde hanedan sürekli değişir. Çünkü aristokratlar arasında herkes bir gün kral olabilecek bir olasılığı kendinde barındırır. Osmanlı merkezi politikasıyla, sistemi iktidarın el değiştirmeyeceği bir versiyonla değiştirdiği için başka yerlerde güçlenmeleri engeller ve çok fazla şato olma ihtimali ortadan kalkar. Periferi İstanbul’a boyun eğmiştir. Bu şu anlama gelir: Bir tane güçlü saray var.

 

Şimdi Avrupa’ya dönelim ve Almanya’yı düşünelim. Almanya, birliğini tamamlamadan önce 3000 kadar şehir devletinden oluşuyordu. Bu, 3000 saray demek. Sarayların içinde soylular çalışmazlar çünkü çalışmak soyluya yakışan bir davranış değildir. Neoklasik iktisat o zaman için geçerli değil. Avrupa’da kapitalizmin henüz gelişmediği dönemde veya yeni geliştiği dönemde burjuvalar henüz iktidarda değildir, iktidar soylulara aittir. Bu yüzden toplumsal hiyerarşi soyluların bulunduğu yere göre belirlenir, soyluların koyduğu kurallar egemendir. Böyle bir ekonomi, kapitalist ekonomi olmaz ve toprağa dayalı, askerliğe dayalı, soya dayalı bir iktidarı öne çıkartır. Soyluluk, gelir elde etmeden öndedir. Gelir elde etmek için çalışanlar, soylu bakış açısından “soysuz” bir iş yapmaktadır. İş yapmayan soylular askerlikle uğraşır ama sürekli savaş olmadığından o dönem için var olmayan bir sorunla karşılaşırlar: Bu sorun, boş zamandır. Boş zaman büyük bir can sıkıntısına yol açar.

 

Günümüzde boş zaman yok, çünkü artık haz, ekranlar aracılığıyla tekrarlanabilen bir durum oldu. Bu yüzden kendimizle hiç baş başa kalmıyoruz; “Şimdi ne yapacağım?” endişesine kapılmıyoruz. Hemen YouTube’dan bir video açabilir, Netflix’ten bir film izleyebilir, Spotify’dan bir müzik veya bir podcast dinleyebiliriz. Dolayısıyla can sıkıntısı bizim dönemimiz için pek geçerli değil ama yakın bir zamana kadar, mesela Fransız varoluşçuluğu, bence büyük oranda boş zamandan ve can sıkıntısından, kişinin kendi kendiyle baş başa kalmasından, dünyanın anlamını sorgulamak zorunda kalmasına yol açan bir nedenler silsilesiyle oluşuyor. Neden daha önce olmuyor? Çünkü daha önce sıradan bir insanın boş vakti yok. Sanayi devrimi olacak, verimlilik artacak, kişilerin ürettiği gelir, çalışmayanları da besleyebilir duruma gelecek. O zaman kentte bazı kişilerin boş vakti oluyor. Flanörlüğün ortaya çıkması gibi mesela; düşünürler, akademi dışı yazıp çizenler ortaya çıkıyor. […]

devamı için ABONE OL

Mehmet Selim Özban:
Related Post