DRAMANIN MÜZİĞİNİ KURMAK: CAN BORA TANZER İLE ALGORİTMALARIN ÖTESİNDE
Röportaj: Gökhan Yesari
Dramatik anlatıda müzik çoğu zaman görünmeyen ama belirleyici bir rol üstlenir. Bir bakışın anlamını derinleştirir, sessizliği gerilime dönüştürür, henüz oluşmamış bir duyguyu sezdirir. Bu nedenle film, dizi ve oyun müzikleri yalnızca bir eşlik değil, anlatının ritmini ve duygusunu kuran bir yapı olarak düşünülmelidir. Genç besteci Can Bora Tanzer’in üretimi de bu noktada konumlanıyor. Elektronik, klasik ve etnik unsurları bir araya getirirken müziği arka plan değil, dramatik yapının aktif bir bileşeni olarak ele alıyor. Çocuklukta dinlediği hikâyelerden beslenen bu yaklaşım, onun işlerini formüle dayalı üretim anlayışından ayırıyor. Tanzer için bir sahnenin müziğini yazmak, doğru notaları bulmaktan çok o sahnenin duygusal omurgasını kurmak anlamına geliyor. Kendisiyle müziği “yapmak” ile dramatik bir yapı olarak “kurmak” arasındaki farkı, film ve oyun müziklerinin anlatı dinamiklerini ve sezgi ile algoritma arasındaki gerilimi konuştuk.
* * *
Farklı türler ve disiplinler arasında dolaşan, elektronikten sinematik anlatılara uzanan çok katmanlı bir müzik üretiminiz var. Sizi ilk kez müziğin içine çeken şey neydi ve bu yolculuk sizin için nasıl başladı?
Sanırım beni müziğin dünyasına ilk çeken şey, ailemin evinde müziğin insanları ne kadar sıcak ve güzel bir enerji etrafında bir araya getirebildiğine tanıklık ettiğim anlardı. Ardından, çocukluğumdan itibaren izlediğim her filmde beni en derinden etkileyen unsurun müzik olduğunu fark ettim. Hatta bir süre sonra, sinemadan çıkar çıkmaz film müziklerini analiz etmek, benim için bir ritüele dönüştü.
Çocukluk yıllarınızda sizi etkileyen bu deneyimlerin ve kültürel atmosferin, bugün kurduğunuz müzikal dil üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?
Bugün attığım her adımın, kurduğum her düşüncenin ve hissettiğim pek çok şeyin temelinde, çocukluğum boyunca maruz kaldığım hikâyelerin ve ses dünyalarının yavaş yavaş içime işlemiş olması yatıyor. Hâlâ müzik üretirken benden yıllar önce dedemin müzik icra ettiğinde nasıl bir ruh hâlinden geçtiğini, nasıl hissettiğini hayal ederim. Sanırım bu da bende, üretirken her zaman köklerimi hissederek ve geçmişle bağ kurarak ilerleme eğilimi oluşturdu.
Müziğinizde atmosfer ve anlatı hissi oldukça belirgin. Bir parçayı üretmeye başlarken sizin için önce duygu mu geliyor, hikâye mi, yoksa sesin kendisi mi?
Beni en çok tetikleyen şeyin, eşleştirme içgüdüsü olduğunu söyleyebilirim. Duyduğum hemen her sesi zihnimde bir hikâyeyle ilişkilendirmek, farkında olmadan geliştirdiğim doğal bir alışkanlığa dönüştü. Bu ses bazen en beklenmedik yerden gelebiliyor; fakat bir şekilde anlatının ruhuna temas ediyorsa, zamanla müziğime yön veren temel unsurlardan biri hâline geliyor. Bu yüzden yaratım sürecimde önce sesin kendisi geliyor, ardından onun çağırdığı hikâye… Ve en sonunda, tüm bunların birleşiminden doğan duygu.
Bugüne kadar kendi projelerinizin yanı sıra film, dizi, reklam, etkinlik ve oyun projeleri için de üretimler yaptınız. Farklı alanlarda çalışmak müziğe yaklaşımınızı ve yaratıcı sürecinizi nasıl etkiledi?
Farklı alanlarda üretim yapmak, aslında kendi sound dünyamı inşa edebilmek adına geniş bir hareket alanına sahip olmak gibi hissettiriyor. Kendi projelerimde, beni en çok heyecanlandıran ve tekrar tekrar dönmek istediğim sesleri keşfetme fırsatı buluyorum; bu da yeni bir proje geldiğinde, oluşturduğum bu dünyaları nereye ve nasıl entegre edebileceğimi içgüdüsel bir şekilde hissetmemi sağlıyor.
Öte yandan film ve dizi projeleri, bana kısa süre içinde net kararlar alabilme refleksi kazandırdı. Hikâyenin ihtiyacını hızlıca anlayıp müzikal olarak karşılık verebilmek, zamanla üretim pratiğimin doğal bir parçası hâline geldi. Bunun etkisini kendi müziklerimde de hissediyorum; eskiden daha uzun süren karar süreçleri artık çok daha akışkan ilerliyor ve bu da üretim hızımı artırıyor. […]


