DASDAS’LA 20 YIL SONRA YENİDEN: SERSEM KOCANIN KURNAZ KARISI
“Tiyatronun Esası İmprovizasyondur.”

Röportaj: Barış Yıldırım

DasDas tarafından sahnelenen, Haldun Taner’in tiyatro tarihimize ışık tutan önemli eseri “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı” üzerine oyun ekibiyle bir araya geldik. Benim için bu buluşmanın ayrı bir anlamı da var. Yaklaşık yirmi yıl önce, aynı oyun vesilesiyle yine hep birlikteydik. Son temsilimizi Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin bahçesinde oynamıştık. Yönetmenimiz yine Kadir (Çevik) Hocaydı; oyuncu kadrosunun büyük bölümü de bugünkü ekiple aynı isimlerden oluşuyordu. Bugün dinlediğimiz şarkıları da o dönem bu oyun için ben bestelemiştim. Şimdi o şarkıları Melih Kibar’ın müzikleriyle yan yana duymak ise ayrı bir gurur ve mutluluk kaynağı.

 

* * *

Aradan geçen zaman, oyunun DasDas’taki yeni rejisine de ayrı bir katman ekliyor. Üstelik oyunun yapısı zaten katmanlı. Haldun Taner’in metninde Fasulyeciyan Kumpanyası, Molière’in Georges Dandin ya da Bir Koca Nasıl Rezil Edilir adlı komedyasını üç farklı üslupla sahneliyor. İlk sorumu sana yöneltmek istiyorum Mert (Fırat). Hem aradan geçen yıllardan sonra aynı oyunu oynamak hem de Fasulyeciyan rolünde farklı üslupları bir araya getirmek nasıl bir deneyimdi? Daha önce yaptığını hatırlamak gibi miydi? Yoksa yeniden yaratmak gibi miydi?

 

(Mert Fırat) Aslında ne kadar hatırladığını düşünsen de öyle değil, duygusunu hatırlıyorsun yalnızca. 20 yıllık bir hafıza var tabii; bazı tiratlar kendiliğinden geliyor mesela ama genel itibarıyla zor bir süreç. Oyuna baştan hazırlanıyorsun sonuçta.

Eski kayıtlara bakınca fark ettim; role eklediğim pek çok fazlalık var, bazen kekeliyormuşum mesela, bazen de ayağımın üzerinde (gösteriyor) şöyle yapıyormuşum. Sonra kendi kendime, “Sadeleşmek lazım.” dedim. Zaten kullanılan eski dil ve şiveler nedeniyle dinlemesi zor, bari izlemesi kolay bir hâle getirelim dedik oyunu.  Bu yüzden bazı sözlerden vazgeçmek gerektiği gibi bazı oyunculuk yaklaşımlarından da vazgeçmek gerekiyordu. Biraz daha sadeleştiğimiz bir yere getirdik aslında oyunu.

Bir de gerçekten zamansız bir oyun bu. Biz oynadığımızda 2000’li yılların başlarıydı; iktidar değişmiş, yeni bir yapı gelmişti. Türkiye bir değişimin içindeydi ama Türkiye’nin her zaman yeni ve bir değişimin içinde olma durumu değişmediği; her yıl bir önceki yıldan daha yeni ve ilginç olduğu için oyunun güncelliği hiç değişmiyor. Biz 20 yıl sonra yeniden oynadığımızda diyoruz ki: “Ya ne kadar bugüne benziyor. Paşanın başına gelenler ne kadar bugüne benziyor.” 

Ahmet Vefik Paşa, aydınlanmış bir despot portresi çiziyor, değil mi? 

(Mert Fırat) Militarizm, despotluk Türkiye’de tasvip edilen bir şey. 20 yılda bir şeylerin değişmesi lazım ama bakıyorsun pek değişmemiş. Bu da oyunun kuvveti. Tabii Haldun Taner’in yaklaşımı veriyor bu kuvveti. Çok iyi bir düzenleme var oyunun kendi içinde, tarihi dokümante etme yanı da çok kuvvetli ve bunu da tiyatronun o “iki kalas bir heves” hikâyesinden dem vurarak yapıyor. İyi bir aks tutuyor, temayı iyi tutuyor. Oyuncuya da rejiye de dramaturjiye de seyirciye de çok güzel mesajlar veriyor. Ve hepsinin ilgisini bir çizgi üzerine tutabilme kabiliyeti var. Okuldayken bu kadar keşfetmemiştim açıkçası. Şimdi ise burada hem tiyatronun üretim koşulları hem de günümüz seyircisinin koşulları içinde ilgi ve konsantrasyonu canlı tutma meselesini oyunun bambaşka bir noktaya taşıdığını görüyorum. O anlamda oynaması çok keyifli. Seyri nasıl bilmiyorum açıkçası. Hiç seyretmediğimiz için!

(Taner Rumeli) Benim açımdan da aynı rolü 20 sene sonra oynamak, gerçekten çok geliştirici bir deneyim oldu; sadece kendi açımdan değil, bütün arkadaşlarımın 20 yıl sonraki hâlini görmek bakımından da. 20 yıldır düşündüğüm bir sürü şeyi check etmiş oldum. Bazen “Evet, bak, doğruymuş.” dedim, “Bak, hepimiz böyleyiz.” dedim, bazen de “Bak, bizde bu haytalık var.” dedim. Fakat çok hoş bir deneyim. Çünkü böyle çocukluk arkadaşlarınla yıllar sonra bir araya gelmek, en sevdiğin oyunu oynamak gibi bir yandan da. Çünkü okulda da bu bizim beraber yaptığımız ve yapmaktan en keyif aldığımız projeydi. Sersem Kocanın Kurnaz Karısı, ki biliyorsun ilkinde sen de vardın, çok kalabalık ve çok güzel bir ekiple oynamıştık. Keşke o ekip tam kadro burada olabilseydi. Başka ve daha da büyük bir deneyim olurdu muhakkak ama bu hâliyle de çok geliştirici, çok ufuk açıcı oldu. Hem yaşlanmış olmayı hissetmek hem de hiç yaşlanmamış olmayı hissetmek. Aynı potada eriyor her şey. O kadar seviyorum ki bu oyunun içerisinde olmayı.

Galiba okul ruhunun etkisi büyük bir artıydı. 

(Kadir Çevik) Okulun ruhu başka. O ruhu burada bulamazsın. 

Hani o sıcaklık, izleyicinin o kahkahaları falan, burada da vardı. Yine aynı ortada düzeni korumuşuz. Ama o zaman yuvarlaktı, meydan sahneydi, bu sefer yine ortada ama kare bir sahne kurulmuş. Kare olunca köşe kapmaca esprisi çok daha öne çıkmış. 

(Kadir Çevik) Bursa’daki Melekzat Bahçesi’nin çatısı. Melekzat’ın Şano’su dedikleri yer. Sahneye şano deniyor. Latince kökenli. 

(Birol Tezcan) Bir cümle de ben kurmak isterim sorduğun soruya dair. 20’li yaşlardaki bakış açımızla bu yaşlardaki aynı değil aslında. Tabii ki kökende değişmeyen bir şeyler vardır. Siyasi yönlerini görmek, o Tanzimat döneminde yaşanılanları bilmek. Ama oyunculara daha bir şefkatle bakıyorsunuz aslında. 

Peki bu değişikliklerden biri biraz da seyircinin isteyeceği şeyi vermekle ilgili mi? Ki bu kendi başına kötü bir şey değil. 

(Birol Tezcan) Kötü bir şey değil kesinlikle ama buradaki durum o değil. Metin aslında zaten böyle bir şeyi söylüyormuş; şefkatten kastım biraz o aslında. Ben kendi adıma bunu bu sene fark ettim: Ya bu oyuncular İstanbul’da ekmeksiz kaldıkları için, bir ihtimal üzerine Bursa’ya gidiyorlar: “Biz bir oyun oynayalım, belki Ahmet Vefik Paşa görür de bir ihsanda bulunur.” diyorlar. Özellikle pandemi döneminde de yaşadık ya. En çok aç kalanlar müzisyenler, oyuncular, yani sanatla uğraşan insanlar oldu. Oyunda da şunu fark ediyorsun. Bir ekip kuruyor Fasulyeciyan, kendilerine bir ihsanda bulunulması ümidiyle Bursa’ya gidiyor. Hani tiyatro bir görme sanatı ya, görülme arzusuyla giden bir oyuncu anlatılıyor. Hem oyuncu olarak görülme hem insan olarak açlığını görme hâli var. Mesela 2006’da ben bunu görmemiştim. Oyuna döndükçe yeni şeyler görüyorsun, oyunu çok iyi bilsen bile.

(Kadir Çevik) Bir şey daha var: O yaş grubuyla, okulu bitirirken bunu oynamak başka bir şey; enerjisi farklı, çıkış noktaları farklı, oradaki varoluş çok farklı. Yaş itibariyle oyuncunun rolü oynaması açısından da problem aslında. Okulda yaşlar hiçbir zaman denk gelmez ya da nadiren gelir. Ama şimdi yaşlar denk.

(Birol Tezcan) Mert, galiba Fasulyeciyan’la yaşıt şu anda. […]

devamı için ABONE OL