SAMİMİYET İDEOLOJİSİ VE ŞEFFAFLIĞIN DİKTATÖRLÜĞÜ
Ekrem Arslan
Dijital iletişim çağı, bireyin kamusal alanla kurduğu tarihsel bağların çözülüşüne tanıklık ediyor. Antik Yunan’ın agorasından modern kent meydanlarına kadar her dönemde kamusal alan, insanın kendi varlığını sınadığı, anlam kazandığı, ötekilerle karşılaşarak toplumsal kimliğini kurduğu bir zemin olmuştur. Fakat bugün bu alan yalnızca gerilemiş değil, neredeyse tasfiye edilmiştir. Toplumsal varoluşun taşıyıcısı olan insan etkileşimi, sosyal hayatın yeniden tanımlanarak gerçeklik yerine temsilî bir olma hâline dönüşmesi sebebiyle, eriyerek bireylerin “kamusal insan” olma işlevini erozyona uğratmış, bunun yerine içe kapanmış, sahicilik yanılsaması içinde debelenen “özel insan” ortaya çıkmıştır.
Artık birey, anonimlik, mesafe ve temsil üzerinden var olmak yerine, kendi çıplak duygularını ve kırılgan deneyimlerini merkeze koyarak yaşamaya çalışıyor. Sosyal medyanın kışkırttığı bu kültür, bireyin kendisini her an sergilemesini, her duygusunu “gerçeklik” iddiasıyla dolaşıma sokmasını talep ediyor. Oysa bu “gerçeklik” basitçe bir performanstır ve bu performans; insanların sınırlı olan dikkatini bir tür kıt kaynak olarak gören ve bunu sömürmeye çalışan “dikkat ekonomisi”nin sahnesinde oynanan rolün ta kendisidir.
İçtenlik adı altında zoraki samimiyet yüceltilirken, bir anlamda makro bir sahneleme sanatı olan toplumsal rollerin incelikli dili değersizleşiyor. Zarafet, edep ve nezaket çerçevesinde şekillenen temsil küçümseniyor ve personalar parçalanıyor. Duyguların gerçekliğinden çok, temsiline doğru giden bu kayma, bireyin toplumsal bir aktör olarak işlevini flulaştırıyor. Sonuç, kimliğin bireysel bir iç dökümün dar kalıplarına ve ilkelliğine sıkışması olarak zuhur ediyor.
İnsanın yozlaşması tam da bu noktada belirginleşiyor. Artık birey, toplumsal görev ve sorumluluklardan çok, kendi öznel duygularını “otantik” biçimde ifade etmenin peşinde. Fakat bu otantiklik, gerçekte bir özgürleşme değil; tam tersine, bireyleri narsisizme sürükleyen bir kapıdır. Birey, kendi iç dünyasının kölesine dönüşürken ortak deneyimin beslediği toplumsal bağlardan, kollektif bilinçten ve empatiden kopar. Tecrübenin ortak paylaşıma açıldığı ve toplumu önceleyerek bireyselliğe çekidüzen verilen, kamusal alanın buharlaşması yalnızca demokratik katılımı değil, ortak kültürün ve müşterek değerlerin üretimini de çürütmektedir.
Sahicilik arayışı, paradoksal biçimde sahiciliği yok eder. Çünkü sürekli kendi “gerçek” duygularını ifşa eden birey, aslında onları metalaştırır ve birer sanatsı performansa dönüştürür. Kendini özgürleştirdiğini zanneden “özel insan”, aslında kendini algoritmaların vitrinine teslim eder. Sosyal medyada atılan bir tweet, paylaşılan bir fotoğraf ya da yapılan bir itiraf; her zaman içtenliğin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmaz. Zorunlu içtenliğin planlı dışa vurumu dikkat ekonomisinin sahnesinde sergilenen derinliksiz ve tiyatral bir oyunculuk performansından ileri gidemez. (…)

