SAHNENİN ALTIN ÇAĞI: LA BELLE ÉPOQUE PARİS’İNDE SANAT VE İHTİŞAM

Gökhan Yesari

Güzel Çağ Miti ve Gerçekliği

Fransa’da La Belle Époque dönemi (ok. la bel epok – güzel çağ) yaklaşık olarak Fransa-Prusya Savaşı’nın bitiminden Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine kadar uzanır. Bu yazıda, Batı kültürünü derinden etkileyen bu önemli dönemin (1871-1914) karmaşık dokusunu, Paris’in canlı sahne sanatları perspektifinden ele alacağız. “Güzel Çağ” ifadesi, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım ve dehşetin ardından, Avrupa’da eşi benzeri görülmemiş bu döneme duyulan özlemle, kaybedilmiş bir cenneti hatırlatmak üzere sonradan ortaya çıkmış bir tanımdır.

Bu “Altın Çağ” atmosferini besleyen şey, İkinci Sanayi Devrimi’nin getirdiği büyük yeniliklerdi. Elektrik şehirleri aydınlattı, otomobiller sokaklarda boy gösterdi ve sinematograf hareketli görüntüleri kitlelerle tanıştırdı. Tüm bunlar bilime ve gelişime olan inancı (pozitivizm) körükledi. Bu dönemin kalbi ve vitrini olan Paris, dünyanın kültür, moda ve eğlence başkenti olarak parlıyordu. 1889 ve 1900 yıllarında düzenlenen ve 50 milyondan fazla insanın ziyaret ettiği görkemli Dünya Fuarları, bu ilerlemenin küresel bir kutlamasına dönüştü. Bu fuarların kalıcı sembolü olan Eyfel Kulesi, başlangıçta bazı çevrelerce “kaba” ve “ticari” bulunsa da kısa sürede halk tarafından benimsendi ve modernitenin, teknolojik cüretin ikonik bir simgesi hâline geldi.

Ancak tüm bu gösterişin ardında, dönemi tanımlayan derin bir toplumsal ve dini ayrışma vardı. Paris’in bu ihtişamını finanse eden zenginlik, şüphesiz ki emperyalist yayılmadan geliyordu. Burjuvazinin lüks restoranlarda şampanya patlattığı, haute couture’ün (ok. ot kutür – yüksek moda) doğduğu bu dünya, sömürgelerden gelen kaynaklarla beslenirken kendi şehirlerindeki milyonlarca işçinin haklarından mahrum bırakıldığı bir gerçekliği gizliyordu. Fabrikalarda uzun saatler boyunca az parayla çok çalışan, sağlıksız gecekondu mahallelerinde yaşayan bu kitleler için “güzel çağ” bir hayaldi. Bu dönemde büyük işçi eylemleri ve grevler oldu, sendikalar güçlendi, anarşist hareketler arttı; toplumda ve politikada gerginlikler yükseldi. Teknolojik coşku, onu mümkün kılan toplumsal yerinden edilmenin ve emek sömürüsünün doğrudan motoru olmuştu. Dönemin tüm enerjisi, ihtişamı, yaratıcılığı ve çelişkileri de en canlı ve kışkırtıcı şekilde Paris’in sahnelerinde hayat buldu. (…)